Home BiLGi BANKASI Sevinç Çokum Ve Hikayeleri

ANKET

En Çok Sevdiğiniz Yayın Hangisidir?
 
 
Sevinç Çokum Ve Hikayeleri PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 29 Ağustos 2011 18:39


SEVİNÇ ÇOKUM’UN HAYATI

Hikâye ve roman yazarı Sevinç Çokum, 25 Ağustos 1943’te İstanbul’da doğdu. Büyük Esma Sultan İlkokulunda, Beşiktaş Kız Lisesi’nde ilk ve orta öğrenimi gördükten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Üç yıl Özel Anadolu Lisesi’nde Edebiyat ve Türkçe öğretmenliği yaptı. Türk Edebiyatı dergisi yazı işleri müdürlüğü de yapan Sevinç Çokum, 1980’lerden bu yana, serbest yazar olarak, artarda hikâye ve roman meydana getirmektedir. Çokum, 1990–2001 yılları arasında Türkiye Gazetesi’nde iki tefrika roman, denemeler, inceleme ve gezi yazıları yazmıştır.

ESERLERİ

SEVİNÇ Çokum’un bugüne kadar yayımlanmış yedi hikâye kitapları:
Eğik Ağaçlar (1972)
Bölüşmek (1974)
Makine (1976)
Derin Yara (1984)
Onlardan Kalan (1987)
Rozalya Ana (1993)
Beyaz Bir Kıyı (1998)

Romanları:
Zor (1978)
Bizim Diyar (1978)
Hilal Görünce (1984)
Ağustos Başağı (1989)
Çırpıntılar (1991)
Karanlığa Direnen Yıldız (1996)
Deli Zamanlar (2000)
Sevinç Çokum sanki dünyaya bir hikâyeci olarak gelmiş bir sanatkâr gibi görünüyor. Sonradan yazdığı romanları, ‘daha az güçlüdür’ demek istiyorum, ama üslupta, derinleşmede kendi mizaç ve tercihlerini (pek de lafa dökmeden) ele verişte, şiiriyetini ve fantezilerini sindirmekte, hikâyelerini kendine yakın bulanlar çoktur.
ÖNSÖZ

Hikâye olmuş ya da olabilecek olayların anlatıldığı kısa anlatıdır. Hikâyelerde tek bir olay etrafında olduğu gibi birçok olay da hikâyelerde olabilir. Hikâyelerde olay da olmayabilir. Sadece bir durumun, halin anlatıldığı hikâyeler de vardır. Kısa bir an, kişinin bir özelliği de anlatılabilir.
Hikâye türü Batı’da Rönesans’tan sonra XIX. Yüzyıldan itibaren gelişme gösterir. Bizde ise hikâye türü batılı tarzda Tanzimat’tan sonra görülmeye başlanır. Batılı tarzda ilk hikâye örneklerini Ahmet Mithat Efendi ile görürüz. Daha sonra gelişme görülür, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit Karay, Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal gibi isimlerle gelişimini sürdürdü ve olgunlaşır, günümüzde daha çok vakadan çok halin anlatılmasını, insan psikolojisi, sosyal ve siyasal olaylar karşısında insanın takındığı tavrın anlatıldığı hikâyeler yer almaktadır. Günümüzde Haldun Taner, Tarık Buğra, Sevinç Çokum, Mustafa Kutlu gibi isimler son dönem Türk hikâyeciliğinin en önemli temsilcileridir. Sevinç Çokum ise Türk kültüründen sosyal hayata, insan psikolojine yönelik orijinal eser veren son dönem yazarlarımızdandır.
Mehmet Kaplan’ın da üzerinde durduğu “ Hikâye tahlil etmek bir bakıma insan hayatına karışan, ona şekil veren veya onu bazen, mesut veya bedbaht eden unsurları, bir kelime ile ‘gerçek insanı’ incelemek demektir. Mükemmel bir edebi eser, insanı bütünüyle veren eserdir. Buna göre edebi eseri inceleyen, ondaki bütün unsurları ve bunlar arasındaki münasebeti inceleyendir” 
Eserimizi bu anlamda incelemeye çalıştık. Bu tez çalışmasında Sevinç Çokum’un “Rozalya Ana” hikâye kitabındaki hikâyelerin tahlilleri yer almaktadır.
Hikâyeler tek tek incelenerek, hikâye unsurları etrafında tahlil edilmiştir ve ileri sürülen fikirler hikâyelerden yapılan alıntılarla desteklenmiştir.
Çalışmamızın “Giriş” bölümünde Sevinç Çokum’un hayatı, sanatı ve eserleri hakkında kısaca bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Sevinç Çokum “Rozalya Ana” adlı hikâye kitabındaki on hikâye anlatıcı bakış açısı, olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman, mekân bakımından tahlil edilmiştir.
İkinci bölümde, eserde yer alan hikâyeler, muhteva bakımından incelenmiştir.
Üçüncü bölümde, hikâyelerde kullanılan anlatım teknikleri ortaya konmaya çalışılmıştır.
Dördüncü bölümde ise; yazarın eserde kullandığı dil üslup özellikleri tahlil edilmeye çalışılmıştır.
“Sonuç” bölümünde, eser incelenirken dikkat çeken unsurlar, yönler tespit edilmiştir.

A) HİKÂYE TAHLİLLERİ
ROZALYA ANA

Anlatıcı bakış açısı: Rozayla ana hikâyesi III. tekil kişi ( Hâkim bakış açısı ve anlatıcısı, İlahi/Tanrısal bakış açısı) ağzından anlatılmıştır. Ayrıca yer yer kahraman anlatıcı tarafından tarafından da anlatılmıştır. Anlatıcı, içten bir samimiyetle olayları anlatmıştır. Olaylara, mekâna ve zamana paralel olarak uygun bir anlatım yolu seçilmiştir. Yeri geldiği zaman III. şahıs ağzıyla olayları anlatmış, psikolojik ve tabiat tahlilleri yapmıştır. Aşağıdaki örneklerde bu anlatım açıkça sergilenmiştir.

‘‘Kiminin sümüğü burun deliğinden uzayıp ağzına girer, çocuk açlığı gitsin diye mi nedir dudağının ucuyla usuldan usuldan yalardı onu.’’ (s.12)

‘‘Eskiden taşarak güldür güldür akan bu su sonraları her şey gibi küskün akar olmuş…’’ (s.13)

‘‘Sapların üçü dördü bir ordaydı ve yoldan gelip geçenlerden bazıları kırmızı turpların parıltısına kapılır, başları döner, ağızlarından baharlı yakıcı bir tat ararlardı.’’ (s.8)

Hikâyede küçük çapta bir çatışma vardır. Rozayla Ana hem milislere karşı hem de zor ekonomik koşullara karşı savaşır. Anlatıcı ise Rozayla Ana’dan yana olur ve tarafsız olamaz.

Olay örgüsü: Hikâye halin, yaşanan olayların anlatılmasıyla başlar.

‘‘Mert rüzgârının kırbaçladığı kadınlar, ıslak küçük tezgâhlarına sıraladıkları yeşil soğan, kırmızıturp, kuru sarımsak ve şakayık, lale demetlerinin gerisinde durmuş, bekleşiyorlardı.’’ (s.7)
Rozayla Ana idealist, gururlu, cesur ve yaşadığı bölgenin bilge bir kadınıdır. Onun amacı ve bir hedefi vardır. Bu amaç aşağıdaki cümlelerde görülecektir.

‘‘ Bir tek o gün yüz rublelik çileği alamamıştı bu da zaten içinden çıkmıyor, pençe saldı…’’ (s.11)
“- Ah bir dükkâncık açsaydık şurada… Bir lokanta…’’ (s.8)

“Rozalya Ana evini düşünürdü yarı yarıya örülmüş duvarlarıyla penceresiz, kapısız evciğini…’’ (s.8)

“Benim kız, yamandır şimdi orada iki yıl durup ondan sonra nasıl derler, bir kademe daha yükseğe çıkacak…’’ (s.9)

Rozayla Ana hikâyesi bu amaçlar etrafında şekillenir. Bu doğrultuda ilerler. Rozayla Ana’nın evini yıktırmaması ve Batur Can’a kız istemeleriyle sona erer.

“-Ya kırk dördüncü yılda elimizden aldığınız evlerimizi verin, ya da çekip gidin buradan… İlişmeyin evciklerimize… Yok, eğer ilişeceğiz derseniz, işte şu tenekedeki nefti üzerime döküp kendimi yakacağım…’’ (s.17)

“Yüreklerdeki sevincin sesiyle birlikte gidiyorlar… Karanlık yutuyor onları…’’ (s.18)

“Bozkırın üstünde dinlenen solgun gün aydınlığına aceleyle çıktı.’’(s.22)
Rozalya Ana, görmüş geçirmiş hayatın içindeki bütün zorlukları bilen bir anne imajı sergiler. Olay örgüsü de Rozayla Ana, onun hayalleri ve günlük yaşam içinde yaptıklarıyla şekillenir.

Şahıs kadrosu: Hikâyede Rozayla Ana hem fiziki hem de ruhî-psikolojik portresiyle yer alır. Rozalya Ana’nın fiziksel portresi kesin hatlarıyla verilmektedir. Onun ailesiyle birlikte Semer kant’a sürgüne gönderilmeleri ve orada bin bir zorluk içinde yaşamaları bu bilgeliği ve dirayeti kazanmasında en büyük etkendir. Aşağıdaki cümlelerde bu gücü kazanma imkânı bizim onun nasıl yaşadığına dair fikrimizi ortaya çıkaracaktır.

“Sonra vardık Semer kant’a. Anamı, babamı pamuk tarlalarına aldılar. Yeraltındaki barınaklarımız mezardan farksızdı. Ciğerlerimiz, derilerimiz birbirine yapıştı, toprak altında çok kırılan oldu bu yüzden. Kimimiz de ölmeden öldük yeraltında anlayacağınız.’’ (s.14)

Rozalya Ana’nın fizikî portresi şöylece verilmiştir:

“Gençliği ötede kalmıştı bir trenden el ediyordu, arkadan sıkma başörtüsü, duru yüzü, çekme gözleri, hüzünle bükülü dudaklarıyla…’’(s.10)

Rozalya Ana, yaşadıkları bölgede sözü dinlenir, kendisine güvenilir bir kadındır. Yaşı ortanın üstünde ve çok görmüş geçirmiş çilekeş bir anne özellikleri vardır onda. Çünkü küçük yaşında evlerinden ayrılıp sürgüne gönderilmiş ve zor şartlar yaşamıştır. Kocası evlerine gelemeden ölmüş kızını okutmak için canla başla hayatla savaşmıştır. Zaten erkek nüfus az olduğu için kalan erkekler çalışmaya gider, evleri ve ailelerini ona teslim ederler. Rozalya Ana da adeta dişi bir kuş edasıyla ailelerle önderlik eder aşağıdaki cümlelerde de bu durum açıkça görülür.

“ Ana biz Semer kant’a gidiyoruz. Hanımlar, balalar sana emanet. Biz gidelim de bir şeyler satıp para tedarik edelim kapı baca sana emanet aman milisler gelip de evleri yıkmasınlar…’’

“Siz meraklanmayın derdi Rozalya Ana. Rozalya anayım ben yıktırmam evcikleri.’’

Rozalya Ana, anne şefkatiyle bütün herkesi sever ve onlara önderlik ederdi.  Rozalya Ana’nın kızı İstanbul’a okumaya gelmiştir. Kızını kimseye muhtaç etmemek için çalışır. Rozalya Ana’nın arkadaşı sadece günlük işler içinde ele alınır. Sakine onun hem dert ortağı, sırdaşı hem de pazarda beraber çalıştığı arkadaşıdır.

Rozalya Ana’nın kocası Mustafa’dan çok az bahsedilir. Sadece memleketlerine dönüşleri sırasında ölümü Rozalya Ana’nın ağzından ifade edilir. Hikâyede Rozalya Ana’nın en büyük yardımcısı Batur Can’dır. Rozalya Ana’yı anlayan ve ona en büyük desteği veren yine Batur Can’dır.

Zaman: Rozalya Ana hikâyesinde anlatma zamanıyla vaka zamanı birbirinin içine girmiş bir haldedir. Hikâyede pazarda kadınların pazarcılık yapmalarıyla başlar ve Batur Can’a kız istemeye gitmeye başladıkları anda biter. Ayrıca hikâyenin içinde Rozalya Ana’nın çocukluk yıllarına gidilir.

Hikâyede çarlık döneminden bahsedilir. Bu da göstermektedir ki hikâye çarlık döneminden sonra kaleme alınmıştır. Hikâyede zaman olarak mevsimler sabah akşamdan doğrudan ve dolaylı olarak bahsedilir. Aşağıda zaman birimleri verilecektir:

“Yaza gelecek İnci nar dedi. (s.9)

“ Onlar mağrur çatıları, kâğıt süslemeler benzeri nakışlı pencereleriyle ağaçların arasında ta çarlık devrine uzanan sessizlikleriyle belirirlerdi.’’ (s.9)

“Rozalya Ana hemen her akşam Batur Can’ın akordiyonunun sesiyle akşamı bulurdu.’’ (s.12)

Rozalya Ana için zamanın pek bir önemi yoktur gençliği zorluk ve vatan özlemiyle geçmiştir. Tek isteği kızının en kısa zamanda okulu bitirip yanına gelmesi ve ileriye dönük hayalleri gerçekleştirmektir.

Mekân: Hikâyede Rozalya Ana ve o bölgede yaşayan ailelerin kara trenle Özbekistan, Semer kant’a sürgün edilmeleri anlatılır. Mekân, sürgün yeri olarak Semer kant ve Özbekistan’dır. Ayrıca, burada çekilen ıstıraplarda anlatılır. Tekrardan Rozalya Ana ve ailelerin kendi memleketleri olan Kırım’a gelmeleriyle mekân çift yönlü bir hal alır. Ev olarak bir iki odası olan küçük kulübelerde yaşarlar. Hayatlarını idame ettirmek için kadınlar pazarcılık yapar, erkeklerin bir kısmı ise yine Özbekistan’a çalışmaya ve bir şeyler satmaya giderler.

Ayrıca hikâyede Rozalya Ana’nın kızı İnci nar’ın okuması için İstanbul’da olmasına yer verilir. Mekân genel olarak tabiattır yani geniş bir mekândan bahsedilebilir. Mekânda toprak, tabiat, ağaçlar, gökyüzü, yıldızlar hep birlikte verilir. Aşağıdaki cümlelerde mekânlar verilecektir.

“Çünkü çoğu Özbekistan’a birkaç kuruş para edinmeye gidiyor.’’ (s.10)
“Sonra vardık Semer kant’a.’’ (s.14)
“Daha bir yıl oldu Kırım’a geleli.’’ (s.8)

Hikâyede mekân iç içedir. Dış mekânlarla iç mekânlar iç içe girmiştir; ama ağırlıkta geniş mekânlar vardır.


BİR AĞACIN DİLİNDEN

Anlatıcı bakış açısı: Hikâye III. tekil kişi tarafından anlatılmıştır. III. tekil kişi yani, hâkim anlatıcı olan, her şeyi görebilir her şey onun kontrolü altındadır. Hikâyede olaylar bir ağaç tarafından anlatılır. Ağaç burada sembolik bir anlam taşır. Sanki bilge ve çok görmüş geçirmiş aydın bir kimlikle her şeyi ve herkesi tahlil ve analiz eder. Burada ağaç birçok nesli de ve bu nesiller arasındaki çatışmaya farklılık ve yenilenmeye, sosyal değişmelere şahit olmuştur. Yazar yer yer ağacın dilinden kendi duygu ve düşüncelerini ifade eder.

“İlk çiçeklerini açtığında hasta iyileşir gibi oldu. Beni bahçeye çıkarın!’’ dedi.(s.25)
Burada anlatıcı ağaçtır ve yazar kendi düşünce ve gözlemlerini ağacın diliyle vermektedir.

“O solgun saçlı kadın, rengi sönmüş, fersiz gözleriyle dalında geçmişten bir şeyler arardı.’’ (s.25)

Ağaç adeta yaşlı kadının içini okumakta onun düşüncelerini açığa vurmaktadır. Zira anlatıcı ağaçta, değerlere çok büyük çapta bağlılık, duygusallık ve derin bir hüzün vardır.

Hikâyenin sonuna doğru ağaç kökünden sökülmüştür. Ağaç aslında insanlara sitem etmektedir. İnsanlar doğayı ve çevreyi betonlaştırarak zarar vermektedir. Ağaç bu duruma çok üzülür inceden inceye eleştiride bulunur. Bu eleştiri tabi ki ağacın diliyle yazar tarafından yapılır. Yazar burada kendisini olayların dışında tutmaktadır. Bu hikâyede ağacın diliyle değerlerin yok edilmesi eleştirilmiştir.

“İşte böyle… Şimdi beni görmek isterseniz, eskiciler sokağına gelin. Anlatırım size kendi hikâyemi… Eski eşyaların satıldığı bu dükkânın karanlık tozlu bir köşesinde.’’ (s.30)

“Mehmet Ağa bir sabah beni evin güneşine engel oluyormuşum diye kestirdi. Baltalar dallarıma ve gövdeme indikçe acılarla büküldüm kaldım. Bahçenin bir yanına hatıralarımla yığıldım kaldım.’’ (s.29)

Cümlelerde ağaç toplumu eleştirmektedir. Değerlerin yok edilmesi veya bir köşeye atılması ağacın dilinden yazar aracılığıyla acıyla ve hüzünle gözlenmektedir.

Olay örgüsü: Hikâye anlatma zamanıyla başlar. Olaylar daha önce cereyan etmiştir.
Anlatıcı hikâyeyi geri dönüş tekniğiyle geçmişten anlatma zamanına kadar ki evreyi özetler.
“Beni daha önce fesli adam bulmuştu.’’ (s.23)
“İşte böyle… Şimdi beni görmek isterseniz, eskiciler sokağına gelin.’’ (s.30)
Yukarıdaki cümlelerde hikâyenin başlangıcı, olayın yaşandığı zaman ve anlatma açıkça görülecektir.

Olay ağacın boy atıp büyümesi ve çevresini değişmesiyle devam eder.
“Kim bilir kaç nesil görecektim ve devirler.’’ (s.24)
Gerçekten de ağaç birçok nesle ve olaylara şahit olacaktı.
“Benim yerimde durmaz diri gençliğim ha bire boy atıyordu.’’ (s.25)
“Ama öldüğümde bir kış günüydü, ev kızların çığlıklarıyla sarsıldı gün boyu.’’ (s.26)

Ağaç boy attıkça çevresinde yeni yeni şeyler oluyor, birçok şey değişiyordu. Ağaç devirlerin siyasi ve sosyal birçok gerçeğine de şahitlik ediyordu.

“İmparatorluğun son sahipleri, koşum takımları süslü arabalarla bir daha dönmemek üzere bizim oralardan geçerlerken, dallarım hüzünle eğildiler.’’ (s.27)

“Genç cumhuriyetin baharlarından biri… Sahibime çok ağladım ve bütün çiçeklerimi döktüm.’’

“Evin yeni sahibi Fırıncı Mehmet Ağaydı… Pek sayılırdı Pazar içinde Mehmet Ağa. Hani süpürgeyle tezgâhın üzerinde kalan ekmek kırıntılarını toplar, milli mücadele sırasında gözeleri yoksulluktan büyümüş, dar omuzlu çocuklara dağıtırdı.’’ (s.27)

“Derken ihtilaller oldu.’’
Ağaç nesillere tanıklık ettiği gibi devrin siyasi ve sosyal gelişme ve değişmelerine de tanıklık etmiştir. Toplumlarda ki değerlerin kaybolması karşısında hüzünlenir. İnsanların sevinciyle neşelenirdi. Hikâyede olaylar kronolojik bir şekilde anlatılır. Bu olaylar anlatılırken yazar ağacın dilinde tarafsızlığını kaybeder. Kaybolan değerlere hüzünle şahit olur.
Hikâyede sosyal mesaj verilmiştir. Bu mesajlarda insanların zevk ve eğlence yüzünden maddi ve manevi değerlerini kaybetmeleri vurgulanır.
“Ali, o meşhur futbolcu işte bu evde doğdu.’’ (s.28)
“Ama çabuk söndü o yıldızlar, parıltılar; hem de pek çabuk… Kumar ve ve içki Ali’yi kemirdi, söndürdü.’’ (s.28)
Ağaç sonunda kesilir bir kısmı bostan haline gelir. Fakat ağacın diğer yerleri yok olur. Bu şekilde değerlerin kaybolması vurgulanır.

Şahıs kadrosu: Hikâyenin başkahramanı ağaçtır. Fakat ağaç her yönüyle duyan, düşünen, hisseden, acı çeken bir insan karakterindedir. Ağaç fiziksel olarak büyüdüğü gibi ruhen de birçok donanım kazanmakta çevresindeki insanları gözlemlemektedir.
“Ali çabuk çöktü, çabuk yaşlandı. Oysa çocukluğunda dallarıma tırmanan gövdesinin sıcaklığı hala bendeydi.’’ (s.28)
Hikâyede ağaç insanları gözlemler, kaybolan değerlere üzülür. Sadece ağaç olarak değil duygu ve düşüncesiyle bir insan kılığına bürünmüştür. Hikâyede olayların merkezinde ağaç vardır. Diğer kahramanlar ise dekoratif unsur durumundadır. Sadece ağacın gözünde değişen ve yok olan değerleri sergilemektedir. Hikâyede nesiller arası çatışma vardır. Devirler göz önüne alındığında siyasi ve sosyal değişmelere ayna tutulmaktadır. Modayla gelenek çatışması göz önüne serilmektedir.
Devirler arası geçiş yumuşak bir şekilde gerçekleşirken, eski değerler methedilmiş, yeni değerler eleştirilmiştir. Hikâyede doğaya ve eski sanat ve edebiyata değer veren insan tipi canlandırılır, yalnız bu insanın herhangi bir ismi yoktur. Eski insan tipini temsil eder. Mehmet Ağa ise hem yardımsever hem de sanat ve şiirler boş bir kâğıt parçası olarak görülür.
Futbolcu Ali ise meşhur olduktan sonra kendisini içki, kadın ve eğlenceye vererek yıldı sönmüş köhne bir bodrum katına düşmüştür. Hikâyede Bedri Bey yine eskiyi temsil eder. O, kafasında fesi, asası, konuşmasıyla tam bir Osmanlı paşazadesidir. Hikâyede eski değerler yok olurken yeni değerler hüküm sürmeye başlamıştır.

Zaman: Hikayede zaman olarak iç içe girişik bir zaman kavramı hakimdir.
“Her neyse, İmparatorluğun son yıllarıydı, anlarsınız.’’ (s.24)
Hikâyede bu bölümden sonra kronolojik bir zaman alır. Ağacın büyümesi, kesilmesi ve buna mukabil değişen sosyal ve siyasal hayat şartları verilmiştir. Ağaç Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarını görmüştür. Burada ‘fesli adam’ ifadesiyle Osmanlının son zamanları olduğu gözlenebilir.
Zaman değişirken bu değişime paralel olarak aileler ve bireyler arası ilişkiler gözlemlenir. Ayrıca yaz, kış, bahar ve kış zaman birimlerine yer verilmiştir. Ağacın çiçek açması bize bahar mevsiminin geldiğini gösterir.
Devrinin siyasi gelişmelerine şahit olan ağaç yeni yeni olay ve gelişmelere tanıklık eder.
“Sahibim öldüğünde hatırlıyorum, bahar başlangıcıydı. Genç Cumhuriyetin baharlarından biri…’’ (s.27)
“Hani süpürgeyle tezgâhın üstünde kalan ekmek kırıntılarını toplar, Milli Mücadele sırasında gözleri yoksulluktan büyümüş dar omuzlu çocuklara dağıtırdı.’’ (s.27)
“Alman harbi çıktığında Ali artık delikanlıydı.’’ (s.28)
“Artık gövdem yaşlanıyordu. 1950’li yıllar…’’ (s.28)
Ağaç devrinde birçok olaya gebe kalmıştır. Değişen olaylar ve değerler karşısında hem sevinir hem üzülür. Bu zaman diliminde meydana gelen sosyal gelişmeler insanların psikolojisini gösterir. Kronolojik zaman içinde olgular açıkça sezdirilir. Değişme içinde sancı içindeki insanların çektiği sıkıntılar, bunalımlar ve olaylar açıkça gözlemlenir ve gözler önüne serilir.

Mekân: Olay ağacın küçük bir fidanken topraktan sökülüp evin önünde bahçeye dikilmesiyle başlar.
“Zayıf, cılız fakat yaşama isteğiyle dolu bir fidancık… O adama rastlayıncaya kadar çalılarda, uğur böcekleriyle, yabani menekşelerle yarenlik ederdim.’’ (s.23)
Mekân zamana paralel olarak değişir. Doğada başlayan mekân kapalı, tozla kaplı küçücük bir odada sona erer.
“Eski eşyaların satıldığı bu dükkânın karanlık tozlu bir köşesinde.’’ (s.30)
Hikâyede mekân hem doğa hem de ülkemizin bir ili olan İstanbul’da gerçekleşir. Olayların başında ağaç olduğu için ağaç doğayla özdeşleştirilir. Dışa dönük mekânlar özgürlüğü, hürlüğü sembolize eder. Dış mekânlar mutluluğu ve sevinci ifade ederken kapalı mekânlar yalnızlığı ve hüznü ifade eder. Bu şekilde bir iki yönlü mekân karşısına çıkar. Hikâyede mekân olarak çarşı, Pazar, evler bahçeler vardır. Kapalı mekânlar ise evin içi ve odadır. Ağacın çiçek açıp büyümesi görüş açısının da genişlemesi sağlamış denizi ve kıyıları görmüştür. Bu durum da bize olayların deniz kenarına yakın bir yerde geçtiğini göstermektedir. Çünkü erguvan çiçekleri yaseminler denize yakın bölgelerde yetişmektedir.


GÜNEŞİN SON SAATLERİ

Anlatıcı ve bakış açısı: Güneşin son saatleri adlı hikâyede hâkim bakış açısı ve anlatıcı vardır. Hâkim anlatıcı hikâyede insanlardan tutup doğayla ilgili nesnelerin de duygusal ve ruhsal düşüncelerini bilmektedir. Anlatıcı doğadaki nesneleri dıştan gözlemler.

Dıştan gözlem yapan anlatıcı doğadaki nesneleri duyan, düşünen, gören bu insan hüviyetine büründürür. Ayrıca hikâyedeki insanların iç hallerini, psikolojilerini de bilir.
“O gün, geçmiş yazların sesliğiyle dolu evlerin kirli, soğuk camları ardındaki birkaç ihtiyarı dışarıya çağıran, kıyıda solgun bahçede ve çıplak dallar üstünde oyalanan bir güneş vardı. Sular uykuya dalmıştı. Çakıl taşları sevinçliydi.’’ (s.33)

Yüzünün genç çizgilerinde dünyanın bütün gerçeklerini kabullendiği açığa koyan bir anlam vardı.’’ (s.33)

Anlatıcı hikâyede ümitsiz ve karamsar bir tablo çizmektedir. Çünkü kahraman zamana yenik düşmüş ve yaşlanmıştır. Bu yaşlanma hikâyede umutsuzca verilmiştir. Kahraman elinden tıpkı bir kuş gibi uçup giden gençliği üzülmektedir. Fakat yaşlılığın ve akıp giden zamanın önüne geçmek için genelde yaşlıların bulunduğu yazlık siteyi terk etmekte bulmaktadır. Ya da karşı koyamadığı acımasız zamana karşı kendini dağlara bakarak tatmin etmektedir. Kahraman elinden uçup giden gençliğine üzülürken şimdi genç olanların da bir gün yaşlanacağı düşüncesiyle kendine umut aşılamaktadır.

Olay örgüsü: Hikâyenin olay örgüsü tek zincirlidir. Hikâyede yaşlı bir adamın yaşlılığın verdiği üzüntüyü kendi içinde yaşaması anlatılır. Adam gençliğini kaybetmenin hüznü içinde çevreye gözlemci bir bakış açısıyla izlemektedir. Yalnız başına yaşayan ve yaşamından mutlu olmayan kahraman çözümü sakin bir hayat sürdüğü evini satılığa çıkarıp satmakta bulur. Fakat olan olmuştur o yalnız ve yaşlıdır. Olaylara ve yaşadığı ona olumsuz ve negatif bir bakış açısıyla bakar. Onda geleceğe dair bir telaş ve korku vardır.

“ El ayak çekildiğinde, güzün usulca sokulduğu ıslak yollarda teşrin yaprakları kararsızca gezinirken, gidenler bir daha geri dönmeyecekmiş gibi iç sızılarıyla bağlanıp kırlarda pencere önlerine… Ben de öyle mi olacaktım?’’ (s.32)

Aslında hikâyede olaydan çok bir halin ve insan psikolojisinin anlatımı ve analizi vardır. Hikâyede aksiyon ve maceraya dair iz bulmak zordur. Hikayede gayet durağan ve sadece anlatıcının, kahramanın düşüncelerini gözlemleyip analiz etmesi vardır. Bu yüzden hikâye halin, durumun anlatımıdır.

Bir insanın dış dünyayı kendi gözüyle ne şekilde gördüğü, iç sıkıntıları, umutları ve umutsuzlukları hikâyede okuyucuya verilir.

“insan yeryüzünde nereye giderse gitsin, yanında bir parça gün ışığı, bir avuç yeşillik, bir tepenin hayali çizgilerini, kulağına çarpmış birkaç kahkahayı götürebilirdi.’’ (s.39)

Kahraman bulunduğu ortamdan kurtulmak ister. Bunu da evini satmakta bulur. Yalnız evini satmak için satılık yazısını yazmak pek kolay olmayacaktır. O daha çok emekli ve orta yaş üstü insanların bulunduğu bu ortamdan uzaklaşmak ve canlılığın, gençliğin, hareketliliğin olduğu yerlere ulaşmak ister. Aslında kahramanda daha çok var olan şey ölüm korkusudur. Hatta bu ölüm korkusunu akşam saatleri, gece, güneşin batışındaki kızıllık ifadeleriyle ölümü ve yalnızlığa yaklaştığı anlamları çıkmaktadır.

“Güneşin batması yakındı artık.’’ (s.37)

“Sular ürperdi ve suların üzerinden güneşin son saniyeleri geçti.’’ (s.38)

Hikâyede ağırlıkta olan akşam saatleri hüzün ve döküm mevsimi olan sonbahar sıkça yer alır. Bu durumun arka planında ise kahramandaki umutsuzluk ve yalnızlık vardır.

Şahıs kadrosu: Kahraman elinden bir kuş misali uçup giden gençliğine üzülmektedir. Çaresiz ve umutsuz bir şekilde kendi kendine düşüncelere dalar. Kahraman sakin, emeklilerin bulunduğu bir yazlık sitede hayatını geçirmektedir. Bu sitede ise genellikle orta yaş üstü insanlar yaşamaktadır. Kahraman gençlere hem imrenerek bakmakta hem de onların yaşlanacağını düşünüp kendi kendini bir şekilde mutlu etmektedir. 

“Yaşasınlar hadi! Zaman sizin… Zamanı alabildiğine yaşayın, üstünde tepenin, ziller takın zamana aynalar tutun yüzünüze! O yine kaçıp gidecek elinizden ve siz onu sadece ve sadece bir defa yaşamış olabileceksiniz.’’ (s.37)

Kahramanımız evinden çevredeki insanları gözlemektedir. Hikâyenin kahramanları yazlık sitedeki emekli ve yaşlı insanlardan oluşan topluluktur. Bu topluluk bazen yalnız ve sesiz bir yaşam sürerken bazen de gençlerin gelmesiyle canlılık ve heyecan gelir. Nitekim tartışmalar ve sohbetler olur.

‘’Hep tartışırlardı bazen Fener, Galatasaray kavgası, bazen de parti… Demek illa bir şeyi tutmalıydı insanoğlu.’’ (s.37)
Kahraman bir şeylerle meşgul olup hayata tutunmak istiyor bunu yaparken basit ve kolay olanı seçiyor aslında. Meskûn bir sitede bulunan evini satılığa çıkarmasıyla basit ve kolay olanı seçiyor aslında. Hikâyenin içinde adamın işini veya yakınını bir kaybettiği sezilmektedir. Ama ne olursa olsun kahraman zamanın acımazlığına karşı bir şeylere tutunmak istemektedir.

Zaman: Hikâyede anlatma zamanıyla vaka zamanı aynıdır. Bu sebeple anlatma zamanıyla vaka zamanı arasında pek bir zaman farkı yoktur. Hikâyede genelde yaz aylarından bahsedilir aslında zamanla hikâye kahramanları arasında paralellik vardır.
“ Evet… Yazdan arda kalan bir şeyler vardı odalarda, mutfakta, sepetlerde, torbalarda.’’ (s.31)
“ Güneştopu yarısını yitirdikten sonra hızlı kaymaya devam etti.’’ (s.38)
“Sonra o da kurşuni bir akşam bulutu içinde eridi gitti sular ürperdi ve suların üzerinden güneşin son saniyeleri geçti.’’ (s.38)
Zamanla insanların yaşı arasında paralellik vardır demiştik. Hikâyede genellikle akşam saatleri, güneşin batışı, gece, akşamın kızıllıkları hâkimken insanlar da genellikle yaşı ilerlemiş, emekli işten güçten elini eteğini çekmiş bir durum hâkimdir. Bu zaman dilimleri insan psikolojisini de etkilemektedir. Bu duruma dayanamayan kahramanımız gelecekten umudunu kesmiştir ve büyük bir yalnızlık içindedir. Aslında bir şeylere tutunmayı ister.

Mekân: Hikâyede mekân yazlık bir sitedir. Bu sitede yaşanan insan ilişkileri, yaşamları anlatılır. Bu yazlık site tenha ve sessiz bir sahil kenarındadır. Bu sebepledir ki mekân deniz, sahil, doğa, bahçe çevrelerinde geçer. Bununla birlikte insan psikolojine olumsuz etkilerde bulunan kapalı ortamlarda vardır. Dış ortamlar mutluluğu ve özgürlüğü sembolize ederken, kapalı mekânlar umutsuzluğu ve mutsuzluğu ifade eder.
“Tenha bahçeden ve birkaç ihtiyarın camlardaki kımıltısız hayallerinin önünden geçip eve girdiğimde, örümceklerin keyifle ördüğü ağlar yüzümü okşadı. Son baharda öylece bıraktığım odalarda, mutfağın kuytuluklarında, sıcak sıcak nefes alan birkaç böcek, belki bir tarla faresi olabilirdi.’’ (s.31)
Hikâyede iki zıt mekân vardır odalar, ev sıkıntıyı, içe kapanmayı,  umutsuzluk ve mutsuzluğu yansıtırken sahil, deniz, dağlar gizemliliği, sonsuzluğu, hayata bağlanmayı ifade eder.  Kahramanımız ise bu iki mekân arasında geliş gidişler yaşar. Tam bir kararsızlık içerisindeki kahraman kendini hayata bağlayacak bir şeyler aramaktadır.
“Yandaki Yasemin sitesindeydi yazlık daireleri.’’ (s.33)/
“O tepe ardındaki bilinmezliklerle insanoğlunun beklentilerinin bir sembolü gibi geliyordu ban…’’ (s.38)
Hikâyede bu şekilde bir mekânla karşılarız.

TAVUS KUŞUNUN DÖNÜŞÜ

Anlatıcı bakış açısı: Üçüncü tekil kişi (hâkim anlatıcı) kullanılmıştır. Anlatıcı, kahramanların iç dünyalarını da yansıtır kahramanın olaylar karşısında neler yapmak istediklerini bilir ve ona göre geniş bir pencereden her şeye hâkim olan bir anlatıcı her şeyi rahat bir şekilde ifade eder.
“Fakat Zübeyde bu ufak tefek güvenli, rahat görünüşlü adamın zaman zaman kasılan gözlerinin ardında bir şeylerin savaştığını düşünür. Çocuklar, torunlar, zürriyet… Çoğalma, çoğalarak devam etme.. Belediye Reisinin, Kaymakamın ve daha birçoklarının severek söz ettikleri,  üstelik halli vakitli sayılabilecek adamın çocukları, nesillerin neden olmasındı.’’ (s.49)
“Orada Ferhat ile Şafak Hanım’ın mutluluğunu, ışıklı yüzleriyle oğullarını, kızlarını, torunlarını görüyordu.’’ (s.48)

“Adam da evin içine yerleşmiş bu yumuşak, baş kaldırmayan sessizlikten memnundu.’’ (s.47)
Hâkim anlatıcı, kahramanların duygu ve düşüncelerine tamamıyla hâkimdir. Adeta onların duygu ve düşünce dünyalarını okur ve onların dilinde yansıtır.

Olay örgüsü: Zübeyde Hanım’ın kocasını sessiz, dar ve hücre şeklindeki odasında beklemesiyle başlar.
“Adamın geldiği merdivende yankılanan soluklanmasından, kese kâğıdı hışırtılarından ve içeriye giren şehrin kokusundan anlaşılır, o zaman Zübeyde’nin odasında gün boyu süren karanlık da adamın varlığıyla bir küçük lamba, bir ışık sızıntısı belirir gibi olurdu.’’ (s.40)
Hikâye halin anlatılmasıyla başlar ama geri dönüş tekniğiyle geçmişte yaşananlar Zübeyde Hanım’ın zihninde canlanır ve olay içinde olay yaşanır. Dolayısıyla helozonik bir olay örgüsüne sahip bir hikâye ortaya çıkar.
“Ferhat ilk zamanlar Anadolu’nun ilçelerinde küçük memurlukların getirdiği saygılardan uzak kalmanın eksikliğini duymuyor değildi.’’ (s.41)
Zübeyde Hanım kendini yaşadığı evde sığıntı gibi hisseder ve baba ana ocağına büyük bir özlem duyar. Zaten kocasının ikinci eşi olan Şafak Hanım ona bakmaktan rahatsızlık duyar.
“Evin tıpkı kendisinin yaşlılığını engelleyemeyişi gibi gün gün yıkılmakta, eskimekte olduğunu biliyordu ve dökülmüş sıvaları, kimsesizliği, eğreti kapısıyla sık sık rüyasına giriyor uyandığında ona bir iç burkuntusu veriyordu.’’ (s.42)
Zübeyde Hanım’ın çocuğu zor ve geç olmuştur. Fakat çocuk küçük yaşta öldüğünden, Zübeyde Hanım Ferhat Bey’i neslinin sürmesi için Şafak Hanım ile evlendirmiştir. Zübeyde Hanım kördür ve bakımı Şafak Hanım’a zor gelir ayrıca Ferhat Bey de rahatsızlanınca Zübeyde Hanım, Şafak Hanım’ın eline bakmak istemez. Zira Şafak Hanım da ona artık bakmak istemediğinden bir an önce yanlarından ayrılmasını gerektiğini düşünür. Fakat Zübeyde Hanım bir şekilde onarlın yanından ayrılmayı düşüyordu.
“Kimseye dayanmadan yaşamak mümkün mü?’’
“Ben neyim, kimim yanınızda…’’ Diyebilir mi? Diyemez elbet… Yıllardır söylenmemiştir bu sözler, söylenemezde’’ (s.49)
Ferhat Bey de ona eskisi gibi ilgi göstermeyince baba ocağının yolunu tutar. Kör gözüne rağmen Zübeyde Hanım orada yaşama tutunur. Doğayla, hayvanlarla, çocuklarla gününü geçirir. Fakat Ferhat Bey onun hasretine dayanamaz ve ölür.
“ Ferhat’ın ölüm haberi dondurucu soğuklarla beraber geldi. Ferhat ölmüş… Hem de Zübeyde’nin hasretinden…’’ (s.64)
Burada olaylar Zübeyde’nin kendisini özgürce kırlara bırakmasıyla devam eder.
Şahıs kadrosu: Zübeyde Hanım yaşlılık dönemlerini yaşar ve gözleri kördür. Bir şehirde kocası Ferhat Bey ve kendi isteğiyle evlendirdiği Şafak Hanım ile yaşar. Ama Zübeyde Hanım’ın aklı ve gönlü baba ocağındadır. Çünkü küçük yaşta ölen oğlunu rüyasında görür ve oğlu ona rüyada baba evine taşınmasını tavsiye eder. Zübeyde Hanım kocası Ferhat Bey ile Şafak Hanım’da eskisi gibi yakın ilgi ve alakayı bulamayınca baba ocağına özlediği kırlara döner.
“Şafak Hanım Zübeyde’nin bavulunu öylesine canla başla hazırlıyordu ki, demek şu tutsaklık hücresinin boşalması o kadar önemliydi onlar için.’’ (s.60)
Zübeyde’nin gönlünde hep küçük yaşta kaybettiği oğlu Mehmet Ali vardır. Zübeyde Hanım’ın annesi de görmüş, geçirmiş inançlı bir kadındır.
“Ağzı dualı bir kadındı anası Fatma Hanım… Zübeyde’nin babası öldükten sonra okumalara vermişti kendisini günü gecesi birbirine karışmış, içi dışı hafiflemiş, kadınların ana bacı diyip eteğine, dizi dibine sığındıkları bir dert anası… Az yer, az uyur, duası, nefesi kuvvetli bir kadın.’’ (s.50–51)
Ferhat Bey ise çocuğu olmadığı için üzülürken Zübeyde’den çocuğu olunca büyüklenmiş gurur ve kibre kapılarak her yerde çocuğundan bahsetmiş,  övmüştür. Daha sonra çocuğunu havaya atıp oynarken çocuk yere düşüp ölmüştür. Zübeyde kocasının neslinin çoğalması için onu Şafak Hanım’la evlendirmiştir. Şafak Hanım’a bir nevi annelik yapmıştır.
Zübeyde baba ocağında çok mutlu bir hale gelmiştir. Artık gökyüzünü, doğayı gönül gözüyle görmekte ve doyasıya dağları kırları gezmektedir. Doğa ve tabiat Zübeyde için mutluluğu ifade eder.

Zaman: Hikâye halin anlatılmasıyla başlar. Anlatma zamanıyla olaylar aynı zamanda cereyan etmiştir. Hikâyede zaman kavramı insanlarla paralellik gösterir. Çünkü hikâyede insanlar ihtiyarlamış onlara göre zamanda ihtiyarlamıştır. Hikâye içinde geri dönüş tekniğiyle geçmişte yaşanan olaylar Zübeyde Hanım’ın zihninde canlanmıştır.
Zaman genel itibariyle yaz, kış, mevsimleri, gece gündüz ve yılların geçmesi şeklinde ilerler.
“Bakarsın yazı da orda geçiririm’’ (s.61)
“Kış bahara döndüğünde sümbül saçlı bulutlar kekikli tepelerin üzerini gölgeleyip nakışladığında, gıcırtılı kapılar açılıp güneşin kokusu eşiklerden girdiğinde, Zübeyde çözülmüş kar suları gibi evden çıktı…’’ (s.64)
Ayrıca olay anı çok partili döneme geçiş zamanında yaşanmıştır.
“Çok partili hayatın biraz biraz renk kattığı şehir aslında pek değişmemişti.’’ (s.50)

Mekân: Olaylar Zübeyde’nin kendi odasında Ferhat Bey’i beklediği sessiz, sade, ışık sızmayan odasında başlar.
“Önceleri küçük bir hücre kasveti taşırken zamanla yaşlılığına sığdığı, hatta sığındığı bir yer olmuştu’’ (s.40)
Kapalı mekânlarda Zübeyde Hanım eski hatıraları ve düşünceleriyle baş başadır. Olumsuz ve karamsar bir hali vardır. Fakat açık mekânlarda bir canlılık ve yaşama sevinci gelir. Kırlara çıkar, dağ bayırları dolaşır. Zübeyde’nin görmeyen gözleri canlanır, içi yaşama sevinciyle dolar. Bu şekildeki mekânlar arasında zıtlıklar söz konusudur.
Hikâyede mekân olarak Anadolu ilçeleri geçer. Ferhat Bey buralarda görev yapmıştır.
“Ferhat ilk zamanlar Anadolu ilçelerinde küçük memurlukların getirdiği saygılardan uzak kalmanın ezikliğini duymuyor değildi.’’ (s.41)
Zübeyde ve Ferhat Ankara’da yaşamaktadırlar ama Zübeyde buraya alışamamıştır. Sanki odalar onun özgürlüğünü elinden almıştır. Baba ocağına vardığında tabiat ana ile özgürlüğün tadını çıkarır. Ayrıca kör olmasına rağmen gönül gözü açılmış sanki oraları görür hale gelmiştir. Bu şeklide yaşamaktan büyük zevk alır.


KAYBOLMUŞ AKŞAM ALACALARI

Anlatıcı bakış açısı: Birinci tekil kişi ağzından anlatılmıştır. Anlatıcı hem kahraman hem de olayları birebir anlatan hem de yaşayan kişidir. Yer yer yöresel şiveler de anlatıma renk katmaktadır.
“Benim kâbeden gelme seccadem ve gülabdanım… Sonra bir de ipekten üç eteğim var.’’ (s.66)
Kahramanımız geçmişte yaşadığı olayları hatırlar. Hikâyede bu hatırlama üzerine kurgulanır.
Kahramanda acı bir burukluk vardır. Zira ninesini hatırlamıştır. Ninesinin çilekeşliği, dayanıklılığı, toprağa bağlılığı, derin sevgisi aklına gelmektedir.
“Evet, o bir derviş sayılabilirdi. Çünkü son yıllarda sadece düşünüyor, ibadet ediyor, çok az yiyor çok az uyuyordu.’’ (s.66)
“Elmas ninem hala seferberlik günlerinin insanıydı, sıkıntılara alışmış olanların rahatlıkta yaşaması zordur. İçi köz gibi yanarak, dudakları, avuçları, tabanları çatlayarak, sofaları adımlayan, emekleyen bebeklerine süt vermeye koşuşunu, iniltili uykularını, uyuyamayan bedenini, kadınlığını unutmuş kuru kavruk bir saz halini almış bedeninin yorgunluk sızılarını nasıl unut sundu.’’ (s.68)
Kahraman anlatıcı kişilere ve olaylara kendi duygu ekseninden bakmaktadır. Fakat içten samimi sıcak bir dili vardır. Bu dilini şive ağız özellikleriyle de süslemektedir.
“Anlatırdı Tahir ile Zühre’yi, Kerem ile Aslı’yı, kahramanları sanki kendisiydi. Kanı kaynayan bu taze gelin için yazıklandığı, kederlendiği olurdu.’’ (s.69)

Olay örgüsü: Vaka halde ninesine bakıp kahramanın iç geçirmesiyle başlar:
“Omuzlarına akşamın alaca rengini geçirmiş olan ninem, eskisi gibi yatağın içinde usul usul tespih çekiyordu.’’ (s.66)
Anlatıcı kahramanın aklına ninesinin küçükken verdiği birkaç eşya gelir. Daha sonra ninesini çektiği sıkıntılar bir bir aklına gelir ve kahr5amanı meşgul eder. Yaşanmış bu hatırlarda hüzün, yoksulluk ve umutsuzluk ön plandadır. Hatıraların içinde ninesinin seferberlik yıllarında çektiği sıkıntılar dile getirilir. Elmas Nine yokluğa alıştığı için varlık onu tedirgin eder.
Seferberlik yıllarında askere giden erkekler arasında Elmas Nine’nin kocası Osman da vardır. Uykusuz geceler yokluk, hasret dolu günler başlar. Komşusu olan Sarı Nigar’ın kocası da askere gider; fakat kaynanası Nigar’ı sürekli döver, o da Elmas Nine’ye sığınırmış. Yörede bulunan Anaç Dağı evde kalan kadınlar için bir umut kaynağıdır.
“Bugün yine kaval sesi duydum… Anaç Dağ’ın eteklerinde…’’ (s.71)
Sonunda Nigar aklını kaybeder ve kendini Anaç Dağı’na vurur. Sabırsızlıkla cephe gerisinde cephedekileri bekleyenler kimi mutlu olur kimisi mutsuz.
Burası geçmiş zamanda yaşanan hatıralardır, hale dönülür.

Şahıs kadrosu: Hikâye torun tarafından ninesinin başından geçenler anlatılır. Anlatıcı ve kahraman torun, Elmas Nine’sinin eski halini hatırlar ve olaylar burada başlar.
“Bu bir sır mıydı, bir hazinenin anahtarını bildiren işaret mi? Çocuk aklımla boşu boşuna çözmeye çalıştım…’’ (s.67)
Hikâyenin kahramanı Elmas Nine inançlı, yokluk ve varlığı görmüş ihtiyar bir ninedir. Kocası Osman savaşa katılmış o da tek başına bütün zorluklara göğüs germiştir.
“Elmas Nine’m, hala seferberlik günlerinin insanıydı. Sıkıntılara alışmış olanların rahatlıkta yaşaması zordur. Kızgın gün altında tarlada çalıştığı, harman yerlerinin engin sarısı içinde düş kurduğu, cephelerden haber bekleyip yollara baktığı, Tekâlif-i Milliye kanunu çıktığında bir çift manda ile cepheye bir şeyler taşıyıp durduğu günleri nasıl unutabilirdi ki, nasıl? İçi köz gibi yanarak, dudakları, avuçları, tabanları çatlayarak sofaları adımlayan, emekleyen bebeklerine süt vermeye koşuşunu iniltili uykularını uyuyamayan bedenini, kadınlığını unutmuş kuru kavruk bir saz halini almış bedeninin yorgunluk sızılarını nasıl unut sundu.’’ (s.68)
Sarı Nigar ise kocasını askere göndermiş hasret çekmektedir. Hüzünlü gözleriyle Anaç Dağı’na bakar kaynanasından sürekli dayak yer. Bu duruma daha fazla dayanamaz ve aklını kaybedip kendini Anaç Dağı’na vurur, kaybolur. Bir daha ondan haber alınamaz.
“Çünkü Sarı Nigar eri askere gittiğinden beri kaynanasından dayak yiyordu.’’ (s.69)

Zaman: Vaka zamanıyla anlatma zamanı farklı zamanda oluşmuştur. Olaylar daha önce geçmiş bir zamanda vuku bulmuş anlatıcı kahramanın daha sonra bu olayları hatırlamasıyla hadiseler cereyan etmiştir.
“Çocuk aklımla boşu boşuna çözmeye çalıştım…’’ (s.67)
“O günlerde rüyalarıma aksakallı piri faniler, elleri asalı ulu kişiler girer, bunlar sakallarını tutarak veya asalarına dayanarak düşünceye dalar sonra, sırlarını demeden yürüyüp giderlerdi.’’ (s.67)
“Ben ninemin güçlü, canlı zamanlarını da hatırlıyorum…’’ (s.67)
Hikâyede hatırlamaya ve hatırlanan vakaların anlatılmasına yönelik bir zaman kavramı vardır. Bununla birlikte zaman olarak bilinen zamanlarda vardır. Hikâyede Milli Mücadele dönemine ait olaylar ve uygulamalarda yer alır.
“Elmas Nine’m hala seferberlik günlerinin insanıydı.’’ (s.68)
Zaman olarak mevsimler den sonbahar geçer.
“En çok da güz zamanı, sonbaharın altın pullu serinliklerinde çıkar gelirdi.’’ (s.67)

 

Mekân:  Vaka akşama yakın saatlerde bir odada geçmektedir.
“Odada her şey değişmeyen çizgileriyle ve belli bir renk tonunda bir yerine takılıvermişti.’’ (s.66)
Aslında vakaların geçtiği yer İstanbul’dur. Anlatma zamanı İstanbul’da geçer. Yaşanan olayların bir kısmı ise bir köy yerinde geçmektedir.
“Bir kara çarşafa bürünüp çoğu zaman gemiyle deniz tutmuş olarak, atardı kendini İstanbul’a.’’ (s.67)
“Köy dünyanın bir ucunda kalmıştı.’’ (s.68)
Hikâyede olayların yaşandığı yer aslında cephe gerisidir. Savaş anında ise gerçek mücadele yokluk ve sefaletle cephe gerisinde verilir. Askerler cephede savaşırken geride kalanlar yokluk, sefalet çekmiş namus için cephe gerisinde daha büyük ve şiddetli savaş verir. Ayrıca askere gidenler Şam şehrinde savaşmaktadırlar. Şam o zaman uzaklığı ve bilinmezliğiyle gidilmesi mümkün olmayan bir yerdir.
“Hangisindeydi onun Osman’ı! Şam’da diye işitmişti. Şam buradan çok uzak mıydı? Şam nere? Şu dağın mı bu dağın mı arkası? Kocamış kişiler, ‘ buradan epey ıraktır… Katar katar kara vagonlarla gidilir’ diyorlardı.’’ (s.69)
Hikâyede Anaç Dağı da geniş bir yer tutar. Herkes o dağdan öteye bakar çünkü gelenler o dağın arkasından gelecektir. Anaç Dağı’nda büyük bir gizem ve sır vardır.


GÖÇ SONRASI

Anlatıcı bakış açısı:  üçüncü tekil ağzıyla anlatılmıştır. Hâkim anlatıcı üçüncü tekil ağzından anlatılır. Anlatıcı yöreye has konuşmaları kahramanın ağzından anlatır. Anlatıcı olaylara bir ressam objektifliğiyle yaklaşır. Her şey karşısında anlatı kontrolü çevresinde cereyan eder. Yazar ayrıca çevreyi, kahramanlık fiziksel ve ruh hallerini tasvir eder.
“Çerçeveleri göz boncuğu mavisine boyamış kirli camlar, yine aynı maviden yer yer aşınmış bir kapı. Çürümüş tahtaların üzerinde yılların sürdüğü esmer ıslağımsı bir renk.’’ (s.75)
“Evin adamı mutlaka akşam vakitleri elektrik kesintisinden sonra lambanın tozlu ışığında büyük şehirlere gitme planları yapar, iç çeker, Birinci sigarasını ardı ardına yapardı.’’ (s.75)

Ayrıca anlatıcı, hikâyelerde cansız varlıklara canlılık vermiştir. Yani cansız varlıkları insan gibi düşünür ve tasvir eder.
“ Öteden beriden rüzgâr geçmiş zamanın genç seslerini gülüşlerini taşırdı.’’ (s.75)
Anlatıcı olaylar arasında gelgitler yapar. İçinde kimse olmayan köyü eski haliyle düşünür hayata döner tekrardan geçmişe döner tekrardan geçmişe dalar. Daha sonra Murat usta eskiyi hatırlayıp yaşananları aklından bir film şeridi gibi geçirirdi.

Olay örgüsü: Fotoğraf ustası Baki Bey’in fotoğraf çekmek için dolaştığı yerde başlar bu şekilde devam ede gider.
“ Fotoğraf ustası Baki Bey arabasıyla Karadeniz’in el değmemiş köşelerini ararken burada oyalanmadan edemezdi.’’ (s.74)
“Önce o bulut gibi fışkıran yabani erik çiçeklerinin resmini çekti.’’ (s.74)
Daha sonra bulunduğu yeri keşfetmeye çıkan Baki Bey sadece ıssız ve kimsenin olmadığı bir köyü bulur. Bu köyde kimse yoktur ta ki ağaç ustası olan Murat’ı bulana kadar. Bu süre içerisinde geçmişe dalar, eskiden bu evlerde çocukların oynadığını canlılığın ve hareketliliğin olduğunu hayal eder.
Baki Bey ile Murat Usta sohbet etmeye başlar. Bulundukları köyün eski halini anlatır. Köydeki herkesin iş için, zengin olmak için büyük şehirlere gittiğini, kapıcı, hamal, işçi olduğunu hatta bazı kadınların ahlak dışı işlerde çalıştığını anlatır.
Kendileri köyden gittikten sonra köye bir hal olmuş, uğursuzluk çökmüştür. Fakat bu köyde umutla ve tek başına yaşayan Murat Usta bir tek kendisinin olduğunu söyler.
“Kimileri Almanya’ya, kimileride yurdun büyük şehirlerine gitmişlerdir.’’ (s.76)
“Bütün evlerin suskunluğu, kimsesizliği, ürküntülü bir mezarlığın sessizliğini taşıyordu.’’ (s.78)
“Şehirlerde gece kondu sahibi olmaya… Kadını erkeği sadece para için nefes aldılar. Uykuları para oldu, sohbetleri para… Sevgileri bitip tükendi para uğruna.’’ (s.82)
Murat Usta karısı Bahar ile evlenmesini hatırlar, sonra Seher’in Murat’ın Amca Oğlu Tahir ile adı çıkar. Bu yüzden Murat Bahar’ı döver Bahar da evi terk eder ve bir daha dönmez. Fakat Murat Usta bıkmadan usanmadan onu bekler.
“Burada yaşayanların hayal gücü sınırsızdı ve düşünmeye zamanları boldu. Tahir ile Bahar’ı yan yana koyan beklide ikisinin köylülerden ayrılan taraflarıydı’’ (s.86)
“Buradan aşağılara kasabanın düzlüklerine varıncaya kadar köpeklerin havlamalarıyla yüreği sıkışarak solukları boğazından taşarak yol almıştı.’’ (s.88)
Murat Usta bu köyde tek başına Bahar’ı bekler. Kendisi de köyden ayrılsa başına bir musibetin geleceğine inanır. Baki Bey, Murat Usta’nın bu hayat hikâyesinden çok etkilenir ve uzun zaman etkisinde kalır. Sonra Murat Usta’nın yani köyün son insanının fotoğrafını çeker ve hikâye bu şekilde biter.

Şahıs kadrosu: Kahramanların hepsi Anadolu’dan seçilirken anlatıcı kahraman İstanbul’dandır. Murat Usta değerlere sahip çıkan, ananeye bağlı toprak insanıdır. Herkes bulunduğu köyü terk ederken o köyü ve köhne evini terk etmemiştir. Çünkü köyden ayrılırsa başına dert geleceğini bilmektedir. Zira köyden ayrılan bir çok insan değişik kazalara uğramış mutlu olamamıştır. Ayrıca Murat Usta dövdüğü karısı Bahar’ın evden ayrıldıktan sonra tekrar eve döneceğini ummakta ve beklemektedir.
“Kimisi tüp gaz patlamasında gitti, kimisini araba çiğnedi. Kimisi canına kıydı, kimisi elini kana buladı. Kadınlar para için yandılar tutuştular.’’ (s.82)
Köyde iki kişi hariç diğerleri köylü tipini temsil eder. Tahir ile Murat’ın karısı köy hayatına yabancıdır.
“Tahir daima ütülü mintanları, taranmış saçları, parlak cilalı ayakkabılarıyla bir köy adamından çok şehirliye benzerdi değil mi?’’ (s.85)
“Tahir’le Bahar’ı yan yana koyan belki de ikisinin köylülerden ayrılan taraflarıydı.’’ (s.86)
Baki Bey, anlatıcı kahraman hikâyede siliktir. Hikâyede asıl olan iç hikâyedeki Tahir ile Bahardır. Bahar köyü terk eder Tahir feci bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Köyde dedi kodu çıkınca Murat Bahar’ı döver. Bahar iki çocuğunu bırakıp köyü terk eder ve ona bir daha rastlanmaz.

Zaman: Vakalar geçmiş biz zamanda yaşanmıştır. Baki Bey ile Murat Usta’nın sohbeti sırasında yaşanan anılar canlanır. Murat Usta kendi hayatını ve köyün geçmişini duygusal bir biçimde anlatır. Hikâyede olaylarla şimdiki zaman arasında iç içelik vardır. Geçmişte yaşanan olaylarla hal birbirine çok yaklaşır ve uzaklaşır.
Hikâyenin anlatma zamanı kurtuluş savaşından sonraya rastlamaktadır. Çünkü birçok yapılanma savaştan sonraki zamana rastlar. Olayların geçtiği zaman ise kurtuluş savaşına çok yakın bir zamandır.
“Yahut Kuvayi Milliye zamanında Anadolu’ya silah taşımış sonrada unutulmuş bir kahraman mı? Kaptanın kıyı kahvesinde boğuk konuşmasıyla bir kırık şarap şişesi yanında anlattıkları hep o günlere dairdi…’’ (s.77)
Kullanılan birçok alet hikâyenin zamanı hakkında bize ipucu vermektedir. Radyonun köylere girmesi, kapıcılık kurumunun ortaya çıkması. Bununla birlikte hikâyede iki ayrı zamandan söz edebiliriz. Birincisi: Anlatma zamanı yani, halin aktarılması. İkincisi: Geçmişte yaşananların sohbet vasıtasıyla Murat Usta’nın ağzından Baki Bey’e aktarılması.
“Olur, dedi adam… Hadi hoşça kal…’’ (s.90)
“-Peki, Tahir ne oldu?
— O da bir otobüs kazasında feci şekilde öldü.’’ (s.90)

Mekân: Vaka Anadolu’nun ıssız ve terk edilmiş bir köyünde geçer. Köyde yaşayan insanlar çeşitli sebeplerle köyü terk edip büyük şehirlere veya Almanya gibi ülkelere çalışmaya gitmişlerdir. Köyde kimse olmadığı için evler çok bakımsız adeta harabeyi andırır. Evler ağaçtan olduğu için burasının Karadeniz Bölgesi olduğu anlaşılır.
“Fotoğraf Ustası Baki Bey Batı Karadeniz’in el değmemiş köşelerini ararken burada da oyalanmadan edemezdi… Kim bilir hangi geçmiş zaman ustalarının yaptığı ağaç evler öteden gıcırtılı bellerini dizlerini doğrultup ona seslendiler.’’ (s.74)
Zaman Kurtuluş Savaşı’ndan sonrayı gösterdiği için yeni yeni çalışma sahaları ortaya çıkmaktadır. Nitekim insanlar köylerini bırakıp şehirlere yerleşmekte kendi düzenlerini kurmaktadırlar ve Almanya’ya ve olaylar Almanya’ya gurbetçi akımlarının başladığı bir dönemde geçer. Çünkü o dönemde Anadolu’nun birçok yerinde açlık, yoksulluk, işsizlik hüküm sürmektedir. İnsanlar maddiyata ve paraya değer vermektedirler. Açık yerlerde geçer, sahil kenarı ve doğanın iç içe geçtiği bir alanda geçer.
“Kimileri Almanya’ya kimileri yurdun büyük şehirlerine gitmişlerdi.’’ (s.76)
Murat Usta marangozluk yaptığı için geçimini tahta ve ağaç işleri yaparak sağlar.

ASMALI KÖYÜN ÖĞRETMENİ

Anlatıcı bakış açısı: Üçüncü tekil kişi ağzından anlatılmıştır. Anlatıcı biraz umutlu ve buruk bir sevgiyle karşımıza çıkar. Onun içindeki karamsarlığın nedeni kış aylarının uzun ve sert geçmesi sevgisinin nedeni ise baharla birlikte doğanın canlanmasıdır.
“Ondan sonra kar kümeleriyle kapanan yolların ötesinde alabildiğine öksüz kalır, tarihe karışırdı. Bu terkedilmişlik bahara kadar sürer, baharda sular yürür, yollar açılır, insan sesleri duyulur, bağlara gidilir, sonra yaz tozları gelir, yeşilin rengini sıvayıp kapatır, çöken sıcaklıklar insanları öteye beriye sindirir, bahçelerden yalnızca saatleri şaşırmış yalancı yağmur haberleri veren horozların sesi duyulurdu.’’ (s.91)

Öğretmen, yayınevlerine ve yazarlara mektup yazmıştır. Hepsinden azdan çoktan ne varsa kitap istemişler. Kış mevsimleri bu bekleyişle gelip geçer; yalnız mektuplarına sadece bir tane yanıt gelir. Kendi çapında bir okulun bir köşeye kütüphane kurar. Çünkü köydeki çocuklar okumaya kitaba açtır.

Kahraman anlatıcı büyük bir umutla yazdığı mektupların elbet bir gün yanıt geleceğini düşünür. Fakat gün geçtikçe bütün ümitleri biter. Çok umut bağladığı Ufuk şehre gidince okumadan vazgeçip hayata atılmış şevkinden eser kalmamıştır.
“İnanın çocuklarımız bakkaldan aldıkları leblebilerin bir dergi sayfasından koparılmış külahını okuyacak kadar okumaya iştahlı ve aç…’’ (s.97)

Olay örgüsü: Vaka kahramanın uyuyamayıp dışarıda gökyüzünü, yıldızları, manzarayı anlatmasıyla başlar.
“Gecenin usulca nemini yüklenmiş bir mindere çöktü… İşte yıldızlar… İbrahim Ağa’nın bağı üstünde dinlenen yıldızlar iri iri parlıyor, kımıldanıyordu.’’ (s.92)
Anlatıcı kahraman hayallere dalar. Dağ başında yalnız başına bir şeyler yapmak ister. Birçok yere mektup yazıp köy çocukları için kitap ister. Çünkü çocuklar okumaya açtır. Fakat köye televizyon da girmiştir. İnsanları tembelleştirir. Ayrıca köyde siyaset vardır ve bütün siyasetçiler aynıdır, övünür vaatlerde bulunurlar.
Savaş sonrası olduğu için köyde birçok şey yerli yerine oturmamıştır. Hatta savaşın etkisiyle köyde ve kasabada sağlam insanlara rastlamak pek azdır. Fakat Beyaz Ana bilge bir kadındır. Düşünen, eski zamanı görmüş geçirmiş geçmiş değerlere bağlı arif bir insandır. Köylülerle öğretmen ve Beyaz Ana bu yönden farklıdır.
“Beyaz Ana sanki beş yüz senedir burada yaşayan bir efsane kişiydi. Bilgece konuşurdu…’’ (s.95)
“Sahi ne kadar da sağlıksızdı bu insanlar… Kimini tavuk gagalamış, kimini at tepmiş, kimi bayır otundan zehirlenip bu hale gelmiş, kimi kemik dönmesi, kimi zemheri veremi, kimi başka bir şey.’’ (s.96)
Aslında çocuklarda azim ve okuma isteği vardır; yalnız koşullar yeterli değil, anne babalar bilinçli değildir. Çünkü köyden çıkış yoktur. Çıkış olsa dahi çocukları okutacak maddi güç yoktur.
Öğretmenin umut bağladığı Ufuk ise babası tarafından okuldan alınmıştır. İnsanı nasıl işlersen o yöne gider. Kendisini şehirde çalışmaya ve para kazanmaya verdiği için Ufuk okuma hevesinden vazgeçmiştir. Öğretmen ise bu duruma bir hayli şaşırmıştır.
“Öğretmen suskundu. O Ufuk’la bu Ufuk’u yan yana getirmeye çalışıyordu. Ufuk bir taşı tekmeledikten sonra, boş ver öğretmenim, dedi. Benimkisi bir hevesti.’’ (s.105)
Anlatıcı kahraman aslında ince bir nükteyle o dönemdeki köy ve kasaba halkını eleştirir. Kendisinin kurduğu kütüphane siyasetçiler tarafından kendilerine mal edilmiştir. Ayrıca kütüphaneye yeteri kadar kitap gelmemiştir. Öğretmenin bütün ümitleri sönmüştür.
Anlatıcı kahramanın, köyü tasvir edip uykusuz mektupları yazmasıyla başlayan ümit dolu hayalleri en çok güvendiği öğrencinin tam zıttı okumayı bırakmış, duyarsız bir hale gelmesiyle biter.

Şahıs kadrosu: Öğretmen, Ufuk, Beyaz Ana hikâyenin ana kahramanlarıdır. Hikâyede gelişen olaylar bu şahıslar etrafında gelişir. Öğretmen azimli, öğrencileri eğitmeye ve öğretmeye çalışan bir karakter hüviyetindedir. Öğrencilere faydalı olmaya çalışır. Bunun için yayım evlerine mektuplar yazar ve bu yazdıkları mektupların yanıtını sabırsızlıkla ve büyük bir umutla bekler.
“Kitaplığı olmayan bir köyün öğretmeni olarak yüzüm eğik dolaştığını söylersem şaşmazsınız herhalde… Evet, bu çocuklar da ülkemizin çocukları, bu köy de yurdumuzun bir parçası ama kitaplığı yok. Bunları düşünüp uykularım kaçtığından burada kendi çabamla bir kitaplık kurmağa karar verdim… Ne olur, kapağı yırtılmış, sayfaları aşınmış da olsa kitaplığımıza kitap gönderin.’’ (s.97–98)

Köyde sağlıklı ve sağlam insan bulmak çok zordur. Birçoğu hasta ve özürlüdür. Çünkü savaşın onlara getirdiği yükleri çekerler. Ufuk okuma özlemiyle öğretmen tarafından çok sevilir; fakat fakirlik diz boyudur.
“Ufuk, sık sık parmağını kaldırıp , ‘Öğretmenim kitaplarımız geldi mi?’ diye daha gelmeden sahiplendiği kitapları sorup duruyordu’’ (s.98)
“Kimini tavuk gagalamış, kimini at tepmiş, kimi bayır otundan zehirlenip bu hale gelmiş, kimi kemik dönmesi, kimi zemheri veremi, kimi başka bir şey…(s.96)
“Beyaz Ana sanki beş yüz senedir burada yaşayan bir efsane kişiydi. Bilgece konuşurdu…’’ (s.95)
Öğretmen çocukları eğitmek için her türlü çabayı gösterir. Fakat mektup gönderdiği kişiler çok duyarsızdır. Sadece yirmi beş kitap gelir. Bu kitapları da kasabadaki parti mensupları kendi başarıları olarak gösterir.
Öğretmenin bütün ümitleri suya düşer. Gelen kitaplar bir köşede kütüphane halinde hazırdırlar. Fakat onun en çok umut bağladığı öğrencisi Ufuk okuldan ayrıldıktan sonra okuma isteği ve arzusundan vazgeçer. Sadece çalışıp para kazanmayı düşünür.
“Öğretmen suskundu. O Ufuk’la bu Ufuk’u yan yana getirmeye çalışıyordu.’’ (s.105)

Zaman: Hikâyede anlatma zamanıyla vaka zamanı iç içedir. Anlatıcı kahraman önce köyün tasvirini yapar. Daha sonra öğretmen mektup yazmasıyla devam eder. Anlatıcı zamanı açıkça belirtmiştir. Fakat olayların geçtiği zamanın savaştan sonra yaşandığı tahmin edilmektedir. Öğretmen mektupları yazdıktan sonra uykusu gelmemiştir.
“Öğretmen kalktı gerindi, hiç uykusu olmadığını düşündü…’’ (s.91)
Öğretmen kitapların geleceği vakti sabırsızlıkla bekler. İçine heyecan dolar ve yerinde duramaz. Ayrıca köye televizyon yeni girmiştir. Bu da hikâyenin zamanı hakkında bize bilgi verir.
“Kahveye ve evlere giren televizyon, ister istemez bu başı köylerine alışılmadık renkli dünyalar sunuyordu değil mi?’’ (s.93)
Anlatıcı mevsimlere çok önem verir. Bahar mutluluğu canlılığı ifade eder. Kış mevsimi ise baharı beklemeyi umutsuzluğu, evlere çekilip beklemeyi ifade eder. Baharda canlılık ve coşkunluk vardır.
“Kış gelince yüzlerindeki kandırıcı pembelikleri silindi çocukların. Soldular güz yapraklarınca… Gözleri çipilleşti, elleri keçeleşti, üşüdüklerinden kâğıt hışırtılarıyla sallandılar oturdukları yerde.’’ (s.99)

Mekân: Olaylar ıssız tenha bir köy yerinde geçer. Geceleri yıldızları gözleyebilecekleri bir yer. Bağlardan bahçelerden söz edilir. Açık bir mekân hâkimdir. Kahraman öğretmen olduğu için kapalı bir alan okulda da zaman geçirilir. Kahvehane gibi mekânlar az da olsa yer alır. Köy, kasaba, şehir hikâyede geçen diğer bilinmeyen mekânlardır.
“O sarı soldun çocuk gitmiş, büyük şehri az tanımış, üç yıl o çarklar içerinde az çok pişmiş biri gelmişti yerine…’’ (s.103)
“Dağların ardında kitaplarınızı özlemle bekliyoruz.’’ (s.98)
“Doğrusu kahveci Demir dükkâna televizyon koyarken sağa sola danışmış…’’ (s.94)
Bu köy bakımsızdır. Çünkü hiç kimse ilgilenmez.

 

 

SEVGİYİ ÖĞRETEN KUŞLAR

Anlatıcı bakış açısı:  Birinci tekil kişi kullanılmıştır. Anlatıcı hikâyenin içindeki kahramanlardan birisidir. Olaylar halde yaşananlarla başlar. Kahraman anlatıcı önce çevreyi tasvir eder.
“Yüzlerce kuşun sürekli ötüşü, kavgası, seslenmesi arasında dalgın oturuyordu. İçerde solunamayacak kadar ağır, tüysü bir hava ve yem tozuna bulanmış kuş pisliği kokusu.’’ (s.106)
Kahraman anlatıcı diğer kahramana yönelmiştir. Onun davranışları, duygu dünyasını anlatmaya çalışmıştır. Üçüncü anlatıcı gibi yeri geldiğinde kahramanların düşüncelerini okur.
“Çünkü biliyorum sattığı her kuşta aklı ve sevgisi kalıyor.’’ (s.106)
“İnsanlardaki doymak bilmez iştahı, birbirini itip kendine yer açmayı ezen ve ezilen ikilisini o kafeslerde gördüm.’’ (s.108)
Anlatıcı, kuşçuya (Akif Baba’ya) büyük bir hayranlık ve saygı duyar. Çünkü o tam bir İstanbul beyefendisi terbiyesi almıştır. Gayet nazik ve kibardır.
“Kuşçu Baba veya Akif Baba görmüş geçirmiş derler hani, öyle biriydi… Bana son İstanbullu oymuş gibi geliyor bir iskeleden köhne vapurları seyreden, martı çığlıklarını içine çeken, eski İstanbul kıyılarının dipleri yeşil sularını özleyen biriydi o.’’ (s.109)
Anlatıcı kahraman insanlara kendi gözünden bakar, bazılarını inceden inceye över, bazılarını da yere. Anlatıcı ondaki bu hayata bağlılığı çok sever, çünkü o kuşlara tutulmuştur. İnce hassas bir insandır, nezaketlidir, doğayı, tabiatı ve hayvanları bilhassa kuşları çok sever. Anlatıcı da bu durumları gözlemler.
“O sanki şunu anlatmaya çalışıyordu insanlara, hiç kimseye muhtaç olmayacağı’’ ben de köşe minderlerinde oturup hatırı geldikçe üç beş laf edilen bir ihtiyar olmak istemedim…’’ (s.110)
Olay örgüsü: Vaka gazeteci kahramanın, kuş satan dükkâna uğramasıyla başlar. Kendisi de kuş beslemektedir ve kuşunu da geldiği dükkândan almıştır. Kuşçu Akif Baba güngörmüş, kuşların dilinden iyi anlayan bir kuşçudur.

“ Bir gün dükkâna uğradım… Yüzlerce kuşun sürekli ötüşü, kavgası, seslenmesi arasında dalgın oturuyordu.’’ (s.106)
Daha sonra kuşçu Akif Baba ile sohbete dalarlar. Onun çok sevdiği Uğur adlı papağandan bahsederler. Çünkü kuşçu insanlarda bulamadığı sevgi ve sıcaklığı papağanda ve kuşlarda bulur.
“-İnsanlardan bezdiğimde kuşlara sığındım…’’ (s.108)
“Afrika grisi papağan, ‘Baba, baba!’ diye sesleniyor sonra ıslık çalıyordu. ‘Baba!’ derken kuşçuda ona ‘Oğlum… Uğur… Yavru çocuğum’ diye karşılık veriyordu. Belli ki kırmızı kuyruklu gri papağanın babanın gönlünde ayrı bir yeri vardı.’’ (s.108)
Sohbet sırasında anılara dalarak anlatıcı, Kuşçu Baba’nın ailesiyle ilgili bilgi verir ve onu Kuşçu Baba’nın dilinden tanıtır.
“Onun gazeteye çekingen görünüşüyle uğrayışlarını hatırladım’’ (s.109)
“ Onu gazeteye kadar atan konu hep kuşlar olurdu. Çevre kirliliği, nesli tükenene kuşlar, kuş sevgisinin azalması…’’ (s.109)
“Bir kızım iki oğlum var işte. Yetiştiler evlenip barklandılar. Bir oğlum şirket müdürüdür. İthalat ve ihracat üzerine, öbür oğlum kimyagerdir. Kıza gelince evinden başka düşüncesi yok.’’ (s.110)
Kuşçu Akif Baba’nın bu sohbetler arasında bir derdi vardır. Dükkânda tadilat yaptırmıştır, bu yüzden maddi olarak sıkışır. Parayı damadından isteyemez.
“Dükkânda biraz tadilat yaptım yeniliklere uyacaksınız, masraflı oldu ama gerekliydi…’’ (s.110)
“Bu gösterişçi, bu fütursuz bu İstanbul edebini hiç bilmeyen, pijamalarıyla onu karşılayan, ulu orta yıkanmaktan, banyodan söz eden, para sahibi olmanın her şey demek odlunu sanan bu adamdan mı isteyecek o parayı?’’ (s.113)
Çaresiz kalan Kuşçu Akif Baba parayı tedarik etmek için çok sevdiği papağanını satmak zorunda kalır. Fakat onu satmak kolay değildir. Çok üzülür, çünkü sevgiyi ve mutluluğu onda bulur.
“Uğur’u nasıl satarım? Düşünün kendi evlatlarımdan çok ondan duyuyorum ‘baba’ sözünü… Fakat yakamı faize kaptırırsam bir daha sıyıramam.’’ (s.119)
Sonunda Kuşçu çok sevdiği papağanı Uğur’u satar. Onu sattıktan sonra hasta olur. Ama kendini hayata bağlamak için balık besler.
“Bir akvaryum… Gidip gelen balıklar, bir denizin uğultusunu saklayan çakıl taşlarıyla aydınlanmış sular, Uğur’u unutturmuş muydu?’’ (s.118)

Şahıs kadrosu: Kahramanımız İstanbul’da yaşar. O İstanbul terbiyesi almış, görgü ve terbiyeden geçmiş son kişidir. Gayet nezaketli, kibar ve zevkli bir beyefendidir. Yaşamayı sever. Çünkü kahraman hayata tutunmak için kuşlarla ilgilenir, onları çok sever. Küçücük kuşçu dükkânıyla çocuklarını okutmuştur. Çevreye ve doğal hayata saygılı, koruyan, nezaketli bir kişidir. İnsanlarda bulamadığı sevgi ve sıcaklığı kuşlarda bulmuş onlarla arkadaş olmuştur.
“İnsanlardan bezdiğimde kuşlara sığındım…’’ (s.108)
“Farkında mısınız bilmem. Artık güvercinler, kumrular evlerimizin pencerelerine gelmiyor… Onlarda azalıyor artık. Kimse beslemiyor onları. Kimse kuş evleri yapmıyor. Ne yazık… O Osmanlı devrindeymiş…’’ (s.109)
“ Kuşçu Baba veya Akif Baba görmüş geçirmiş derler hani, öyle biriydi… Bana son İstanbullu oymuş gibi geliyor.’’ (s.109)
Hikâyenin ana kahramanı da Kuşçu Baba’dır. Diğer kahramanlardan bahsedilmemiştir.
“Bir kızım iki oğlum var işte. Yetiştiler evlenip barklandılar. Bir oğlum şirket müdürüdür. Öbür oğlum kimyager. Kıza gelince evinden başka düşüncesi yok.’’ (s.110)
“Bu gösterişçi, bu fütursuz, bu İstanbul edebini hiç bilmeyen, pijamalarıyla onu karşılayan, ulu orta yıkanmaktan, banyodan söz eden, para sahibi olmanın her şey demek olduğunu sanan bu adamdan mı isteyecek o parayı?’’ (s.113)

Kuşçu Baba’yı hayata bağlayan kuşlardır. O oturup bir köşede ölümü beklemez, hayata tutunur. Ne kızına ne de oğullarına sığınıp muhtaç olur.
“O sanki şunu anlatmaya çalışıyordu insanlara. Hiç kimseye muhtaç olmadan öleceğim…’’ Bize de biraz örnek oldu galiba. Ben de köşe minderlerinde oturup hatırı geldikçe kendisiyle üç beş laf edilen bir ihtiyar olmak istemedim…’’ (s.110)
Zaman: Vaka anlatıcının dükkâna uğradığı saatte başlar. Fakat bu saat belirli bir saat değildir. Asıl olarak hikâyede geçen kesin ve bilinen bir zaman da yoktur. Ayrıca gün, gece, gibi belirsiz zaman dilimlerinden söz edilir.
“Gün gece uyuyor.’’ (s.107)
Zaman genelde gündüz vakitlerinde yaşanan vakalarla meydana gelir. Çünkü esnafın dükkânları gündüzleri açıktır. Bu nedenle vakalar gündüz gerçekleşir. Hikayede geriye dönük hatırlamalar da olduğu iç.in belirsiz bir geçmiş zaman kavramından söz edilebilir.
“Onun gazeteye çekingen görünüşüyle uğrayışlarını, hatırladım.’’ (s.109)
Hikâyenin kahramanı Osmanlının son devrinde yaşamış ve Osmanlı terbiyesi almış son İstanbul beyefendisidir.
“Bana son İstanbullu oymuş gibi geliyor.’’ (s.109)

Mekân: Vakalar genel itibariyle İstanbul’da özel olarak da Kuşçu dükkânında geçer.
“Öteki gösterişli dükkânların arasında sıkışıp kalmış, bu küçük dükkânın emektar kuşçusu biraz da üzgün gözüküyordu.’’ (s.106)
“Biliyordum o sokağı, bir iki ahşap eviyle otuz beş kırk yıllık ilk apartmanlarıyla da İstanbul olan bir sokak.’’ (s.109)
Vakalar ve zaman kuşçu dükkânında başlar ve dükkânda biter.

KUŞ GÜNLÜĞÜ
Anlatıcı bakış açısı: Birinci tekil kişi tarafından anlatılmıştır. Çünkü anlatıcı birinci ağızdan konuşmakta ve hikâyenin ana kahramanıdır. Vakalar onun gözlem gücünü ve dünya görüşünü yansıtır. Hikâyede anlatıcı kahraman Yaprak Işıltısı adlı bir kuştur.
“Kafesinin içi o kadar kalabalık ki, bu sürekli vıcırtılar içinde bende vıcırdamak zorunda olduğumdan, soluğum yoruluyor.’’ (s.120)
“Küçük yumurtalarımın içindeki yavrularıma ayrılık şarkıları okudum usul usul.’’ (s.131)
Hikâyede kuşlar semboldür. Anlatıcı kahraman kuşların dünyaya kuşların gözünden bakarak hayatı anlamaya çalışır. Vakalar günlük şekilde oluşturulmuştur. Kuşlar vatanlarından ayrı adeta esir hayatı yaşarlar. Özgürce uçmak, anavatanlarına varmak isterler. Zaten onların doğasında özgürlük ve gökyüzünde doyasıya uçmak vardır.
“Aslına bakarsan biz Avustralya göçmeniymişiz. Oraların geniş düzlüklerinde, uçsuz bucaksız mavi göğün altında binlerce vıcırtımızla yeşil yaprak dalgalanışı halinde uçarmışız. Ata yurdumuzu kaybedeli ne kadar oldu bilmiyorum.’’ (s.121)
“Bir kıyıya varmak için suların üstünde sürekli kanat çırparak boşlukta tutunmaya çalışmak…’’ (s.127)

Olay örgüsü: Vaka halde başlar. Yaprak Işıltısı yeni yuvasına alışmaya çalışmaktadır.
“Plastik tüneklerde alışmanın zorluğundan hiç söz etmemişlerdi… Ağaç kabuklarının baharatlı lezzeti, dalların tadı, yaprakların ışıltısı bulunmayan boyalı tel kafeslerde yaşamaya sonunda alışıyormuş. Ben de alışacağım…’’ (s.120)
Anlatıcı kuş kendini gurbette sayar. Çünkü kafestedir. Aslında burada kuşlar semboldür. Bu sembollün arkasında evli çiftler, paylaşmalar, hüzünler, sevinçler, ayrılık, gurbet, çocuk özlemi, yaşama sevinci her şey vardır.
Vaka dükkâna alıcının, erkek kuşuna eş almasıyla devam eder. Daha sonra vakalar bir zincir halinde gelişmeye başlar. Olaylar günlük şeklinde anlatılmıştır.
“Bugün bir alıcı, erkek kuşuna eş seçmeye gelecekmiş. Heyecanlıyım.’’ (s.120)
Kuş hayale dalar, kendini Hindistan’da hayal eder. Çünkü kuşlar özgürlüğe ve uçmaya programlanmıştır. Onları doğadan alıp kafeslere koymak işkencedir, hapsetmektir. Buna mukabil kuşlar anavatan ve uçma özlemi çekeceklerdir. Hikâyedeki kahraman kuş ise kafeste özgürlüğü özlemiştir.
“Aslına bakarsan biz Avustralya göçmeniymişiz.’’ (s.121)
“Söyle bir havalanıp yola koyulsak, Tanrı yardım eder de bulabiliriz belki yolu.’’ Derdim. Anam da ‘’Yok yavrum bulamayız. Bakarsın, aşağı denizdir, soluğumuz yetmez, daha karaya ulaşmadan düşüveririz sulara.’’ (s.121)
Kuş artık yeni yuvasına ve eşine alışmaya çalışır. İlk önce birbirlerini tanımaya çalışırlar. Çekişme, inatlaşma, birbirlerine kur yapmalarla kendilerini ifade ederler. Sonunda birbirlerine alışırlar ve eş olurlar.
“Önce o boynuma gaga attı… Ben de kanadımı gagaladım ikimiz de savaş nağmeleri çıkarıp gagalarımızı birbirlerine çarptık. Nağmelerimiz keskinleşip kavgaya dönüştü.’’ (s.123)
“Ne tuhaf onun bana sokuluşunun artık hem koruma hem de bir sevgiye sığınma kaygısı taşıdığını fark ettim.’’ (s.124)
Artık kuşlar birbirlerine alışmışlardır. Birbirlerine isim koyarlar. Erkeğin adı Gök batur, dişininki ise Yaprak Işıltısı olur. Dişi kuş sürekli hasret çeker. Zaman sonbahar mevsimidir bu mevsimde hem üreme olur hem de yaprak dökümü başlar. Erkek kuş zayıflar ve hastalık belirtileri göstermeye başlar.
“Giderek benim gücüm altında erimeğe, silinmeye yüz tuttu.’’ (s.126)
“Tam altı yumurtam var…’’ (s.129)
“Yumurtalarımı korumalıyım. Artık, öteki kuşların çağrılarına aldırmıyorum… Yaşamak benim için yumurtaları beklemek oldu.’’ (s.129)
Erkek kuş gün geçtikçe zayıflar ve sonra ölür. Bu duruma dişi Yaprak Işıltısı çok üzülür. Artık hep Gök batur’u ve onun ölümünü nereye gittiğini düşünür. Vakalar burada son bulur.
“Öylece ölüm acılarını anlatan ağıtlar söyleyerek öteleri gözlüyorum.’’ (s.137)

Şahıs kadrosu: Yaprak Işıltısı kafeste kendini almak isteyen birini beklemektedir. O çok dertlidir. Anavatanından uzakta bir kafeste hapsolmuştur. Yurduna karşı bir hasret çeker ve kuş annesiyle dertleşir.
“Annem saçlarımı tararken ve ağzıma yem koyarken ninelerinden duyduklarını anlatırdı. Atalarımız hala oradaymış.’’ (s.121)
Anne kuş gurbete ve kafese alışmıştır. Kuş yavrusuna öğütler bile verir. O bilge ve görmüş geçirmiş bir kuştur.
“Anam da ‘Yok yavrum bulamayız. Bakarsın aşağısı denizdir, soluğumuz yetmez, daha karaya ulaşmadan düşüveririz sulara. Sularda ölmek bizim neyimize? Dallarda, toprağın üzerinde, kafeslerde ölmek varken. Bulamayız yurdumuzu. Hem neyse ne artık. Yurdumuz burasıdır şimdi. Evimiz bu kafestir. Yerimizde mutlu olmayı bilmeliyiz çocuğum.’derdi.’’ (s.121)
Çiftleştiği Gök batur gün geçtikçe zayıflar, halsizleşir sonunda ölür. Yaprak Işıltısı çok üzülür ve yalnız kalır.
“Sağ ayağı sanki onun değişmişçesine sorsak, boş, cansız sürükleniyordu… Bütün gücünü sol ayağından alarak yürüyordu. Sonra tüneklere güçlükle tırmandığını gördüm. Tüylerini temizlemeye koyulduğunda düşecek gibi oluyor, dengesini bulabilmek için tellere takılmış uçurtma gibi sallanıyordu.’’ (s.130)
“Gök batur, Gök batur, sanki neden öldün?’’ (s.134)
“Kuş dostlarım muhabbete dalıp beni unutuyorlar…’’ (s.137)

Zaman: Vaka kafeste 15 Eylül tarihinde gerçekleşir. Günlük olduğu için yıl yoktur. Sadece ay ve gün yazılıdır.
“Yağmurlu, karlı günlerde, bir de akşam olurken ve gece saatlerinde suskunluk bizi yorgan gibi örter.’’ (s.120)
15 Eylül tarihinde alıcının, kendi kuşuna dişi kuş aramasıyla vaka başlar. 15 Eylül Yaprak Işıltısı için dönüm noktasıdır. Çünkü alıcı onu Gök batur’a eş olarak seçer. Bu tarihte artık kış gelmiş ve havalar soğumuştur. Günler bir bir geçer. 18 Eylül tarihinde kuşlar birbirleriyle çekişirler, 1 Ekimde birbirleriyle tanışıp alışırlar. 6 Kasımda Yaprak Işıltısı hayallere dalar. Artık kış gelmiştir ve baharın özlemi çekilir. Gök batur hastalanır ve gün geçtikçe kötüleşir. 5 Aralıkta Gök batur ölür ve insan sahipleri onu gömerler. 18 Aralıkta Gök batur öldükten sonra Yaprak Işıltısı yalnız kalır ve hep Gök batur’u düşünür. Vakalar burada son bulur.

Mekân: Kuşların bulunduğu kafeste vaka başlar.
“Kafesimin içi o kadar kalabalık ki, bu sürekli vıcırtılar içinde ben de vıcırdamak zorunda olduğumdan soluğum yoruluyor.’’ (s.120)
Mekân sürekli olarak dardır. Burası da kafestir. Çok dar olduğu için olaylardan ziyade düşünceler, psikolojik durum ön plandadır. Umutsuz bir tablo vardır. Yaprak Işıltısı bulunduğu kafesten başka bir kafese aktarılır. Kendine bir eş bulunur.
Yaprak ışıltısı sürekli anayurdunu ve özgürce uçmayı düşünür lakin onun yeri küçücük bir kafestir.
“Evimiz bu kafestir.’’ (s.121)
“Aslına bakarsan biz Avustralya göçmeniymişiz. Oraların geniş düzlüklerinde, uçsuz bucaksız mavi göğün altında binlerce vıcırtımızla yeşil yaprak dalgalanışı halinde uçarmışız. (s.121)
Kafesteki özellikler, kafesin yapısı, içindeki nesneler hikâyede yer alır.
“Mavi boyalı çatısı yuvarlak büyücek kafesti bu.’’ (s.122)
Vaka kafeste başlar ve kafeste biter.
“Ben o tünekten bu tüneğe atlayıp eteklerimin kıvrımlarıyla oynayarak bir hasret şarkısı söylemeğe koyuldum.’’ (s.136)


KÜTAHYALI KIZ

Anlatıcı bakış açısı: Hâkim bakış açısı ve anlatıcısı vardır. Anlatıcı, kahramanın psikolojisini geçmişe yönelik yaptığı hataları analiz eder. Çevreye gerçekçi bir şekilde tasvir eder. Kahramanın geçmişe dönük hatıraları canlanır. Geçmişte yaptığının hüznünü yaşayan kahraman zamanı tekrar geri getirip o hataları telefi etmeye çalışır.
İstanbul’da öğretmenlik yaptığı için tatil için baba ocağına gittiğinde anıları canlanır. Memleketinde her şeyin değiştiğini eskisi gibi yerli yerinde olmadığını gördü.
“Ger meyan Sokağı’nın tarihi evleri, karanlıkta ağarmış yüzleri, kafesli veya perçinli parmaklıklı pencereleri ne duruyorlar.’’ (s.139)
“Kütahyalı bir kızın elini düşlerdi Seyfi.’’ (s.140)
“Şehrin bir kıyı mahallesinden gözü yüksekte olmaz düşüncesiyle aldığı bu kızın modaları benimsemeye yatkın oluşu onu nasıl şaşırtmıştı’’ (s.144)
“Keşke geriye dönebilse, hayatının bu bölümünü hiç yaşamamış olsa, keşke duvar saatinin sarı topuna asılıp bıraktığı noktaya gitse…’’ (s.145)

Olay örgüsü: Seyfi’nin bayram tatilini geçirmek için İstanbul’dan memleketi Kütahya’ya gelmesiyle başlar vaka. Daha sonra yemek yer, eski yaşadıkları olaylar zihninde canlanır. Ama o eski memleketinin değiştiğini fark eder. Artık Seyfi’nin geçmişte yaşadığı şehir bu şehir değildir.

“Kütahya’ya bir akşam vakti gelmişti…’’ (s.138)
“Buradan ayrıldığında herhalde şu garson kadardı. Doğup büyüdüğü şehirde şimdi o şehrin insanlarının kendisine hizmet etmeleri tuhafına gidiyordu.’’ (s.139)
Kahraman sonra geçmişe döner, geçmişte yaşadığı olaylar gözünde canlanır. Bu hatıraların içinde onu mutlu eden olayların yanında, keşke yapmasaydım dediği olaylar da vardır.
“Keşke geriye dönebilse, hayatının bu bölümünü hiç yaşamamış olsa, keşke duvar saatinin sarı topuna asılıp bıraktığı noktaya gitse…’’ (s.145)

“Seyfi o sıralarda lise öğrencisiydi.’’ (s.146)
“Nakışçı kızlardan biri de Sülün’dü. Türbenin yanında tekkeden bozma evde oturan Sülün… Yarı masal yarı gerçek…’’ (s.146)
Geçmişte yaptığı hatalar ona çok pahalıya patlamıştır. Yaşadığı kötü evlilik, bu yüzden Sülün’ü kaybetmesi onu üzer. Ayrıca annesi vefat etmiştir.
“Annesinin ölümü de böylece Kütahya sokaklarına bir hoparlörden yayılmıştı.’’ (s.143)
“Hangi yalnızlığı? Evlenme mi, yoksa İstanbul’da yaşama yanlışlığı mı?’’ (s.143)
Seyfi gerçekten her şeyin değiştiğini artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını düşünür. Zira geçen zaman geri gelmez elinden gelen de bir şey de yoktur.
“Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Şairin ‘Her şey yerli yerinde’ demesine karşılık.” (s.155)
Seyfi Kütahya’nın sokaklarını gezmeye koyulur. Eskiden gittiği yerlere gider. Dua eder. Onu bir tane ana karşılar. Seyfi bir tane ananın çayını içer. Sevgisini açamadığı Sülün’ü görür ve çok üzülür. Gerçekten her şeyin değiştiğini hatta kendisinin bile değiştiğini anlar ve çok üzülür.
“Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Seyfi de aynı Seyfi değildi. Kütahya’daki evleri de…” (s.156)

Şahıs kadrosu: Seyfi tatil için Kütahya’ya baba ocağına gider. Eskiyi hatırla, şimdiyle geçmiş arasında bağlantı kurar ve bu bağlamda yaptığı yanlışlıkları hatırlar.  Çocukluğunun geçtiği şehrin hatta kendisinin bile çok değiştiğini düşünür. Gezdiği yerlerde anıları canlanır. Seyfi geçmişe ve inancına bağlıdır. Hayatı boş yaşayan sığ bir insan değildir.
Seyfi geçmişine değerlere bağlıdır. Onun ayrıca edebiyat öğretmeni olması hayata geniş pencereden bakmasını sağlar. O, her yönüyle geçmiş değerleri önemseyen bilinçli aydın bir insandır. Memleketine gelince geçmişte nasıl bir hata yaptığını anlar. Çünkü Sülün’e açılamamış Füsun ile evlenmiştir böylelikle kendine göre hayatının hatasını yapmıştır. Zira yaptığı bu evlilikten pişman olmuştur.
Seyfi sürekli geçmişe dönmek ister. Geçmişte annesini kaybetmiştir. Okumuş ve edebiyat öğretmeni olmuştur. Bununla beraber hatalı bir evlilikte yapmıştır. Hayatındaki birçok şey tıpkı bir serçe gibi avucundan kaçmıştır. Keşke imkân olsa da geçmişte yaptığı hataları telafi edebilseydi. Seyfi hep bu düşüncenin esiri olmuştur.
“Edebiyat öğretmeni Seyfi…” (s.144)
“Füsun’un varlığı evin içinde hep aynı soruyu hâkim kılıyordu.” ‘Edebiyat ne işe yarar?’ Ahmet Haşim’in şiirlerini, Sait Faik’in hikâyelerini veya kendi yazdığı denemeleri biriyle paylaşmak ne kötüydü…” (s.145)
“Keşke geriye dönebilse, hayatının bu bölümünü hiç yaşamamış olsa, keşke duvar saatinin sarı topuna asılıp bıraktığı noktaya gitse…’’ (s.145)
“Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Seyfi de aynı Seyfi değildi. Kütahya’daki evleri de…” (s.156)
“Horasanlı Dedem, beni hatırladın mı? İmtihanlarımı başarayım diye az koşmamıştım kapına.” (s.154)

Zaman: Vaka zamanıyla anlatma zamanı aynı zamanda değildir. Vakalar daha önce yaşanmıştır. Anlatma zamanı daha sonra gerçekleşmiştir. Anlatma zamanıyla vaka zamanı arasındaki zaman farkı genişler. Hikâye Seyfi’nin memlekete gelmesiyle başlar türbede Sülün’ü görüp düşüncelere dalmasıyla, kısacası kendi kendisiyle hesaplaşmasıyla biter.
Fakat bu zaman zarfı içerisinde geriye dönüşler hatıralar tekrardan şimdiye dönüş haldeki vakalar anlatılır.
Hikâye bir akşam vaktiyle başlar. Daha sonra çocukluğa dönülür, tekrardan hale geçiş yapılır ve halde bitirilir. Geçmişle hal arasındaki zaman diliminde herkes ve her şey değişmiştir. Kahraman geçmişte yaptığı hatalardan dolayı kendisiyle halde hesaplaşır.
“Kütahya’ya bir akşam vakti gelmişti…” (s.138)
“Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Seyfi de aynı Seyfi değildi. Kütahya’daki evleri de… Geçmişte sobanın çıtırtısına sokulduklarında içleri olaylarla, bencilliklerle, gözü kara hırslarla zedelenmişken ne kadar mutluydular…” O zaman ne kadar bizdik…” diye mırıldandı.” (s.156)

Mekân:  Kütahya ve İstanbul’da vakalar gerçekleşir.
“Kütahya’ya bir akşam vakti gelmişti… Duvar görünüşlü tepelerin arasından kayan otobüs şehre girdiğinde siyah, gümüşi, mar, kızıl, altın süzmesi göğün altında sessizliği dokuyan su seslerine ve sıklıkla sıralanmış küçük yıldız kırpıntısı ışıklara karışmıştı.” (s.138)
Hikâye genelde Kütahya’da geçer. İstanbul’dan sadece söz edilir. Vakaların geçtiği yer Kütahya sokaklarıdır. Hikâye açık-kapalı mekânlarda gerçekleşir. Bu mekânlar kahramanın psikolojisini ve düşüncelerini etkiler. Kapalı alanlarda duygusal fikirler ve analizler ön plandayken açık mekânlarda hareketlilik söz konusudur.
“Yukarıya, bu merdivenler kendi ayaklarını hiç taşımamış gibi bir yabancılıkla çıktığını düşünüyor. Ne tuhaf. Misafir odası asıl eksiği olan anası olmadan, o eski misafir odası değil.” (s.141)
“Babası ve ağabeyi ile kendi ayak seslerinin dar sokaklardan taşan yankılanmasıyla atölyeye kadar yürüdüler.” (s.142)
Hikâyede kutsal mekânlarda vardır. Türbeler camiler, sanki bu türbe ve camilerin manevi havası bütün şehre yayılmıştır. Çinileriyle tarihiyle tam bir eski zaman şehrini anımsatır.


B)HİKÂYELERDE MUHTEVA

Sevinç Çokum’un hikâyelerinde belli konular ağır basar. Çokum bu konular üzerine iyice yoğunlaşır ve söz kalabalığı yapmadan kendine has üslubuyla okuyucuya sunar. Bu hikâyelerde sade bir dil kullanır ve hikâyelerde ağır bir anlatım yerine herkesin anlayabileceği arı ve özel bir dil kullanır. Sevinç Çokum hikâyelerinde anlattığı konuya, mekâna çevreye göre kahramanlarını seçer anlatılarla şahıslar tam bir uyum halindedir. Onun Rozalya Ana hikâye kitabını temalarına göre sınıflandıracak olursak şu şekilde bir sonuca ulaşırız.

BİREYSEL KONULAR

Güneşin Son Saatleri
Tavus Kuşunun Dönüşü
Kütahyalı Kız

TOPLUMSAL KONULAR

Rozalya Ana
Bir Ağacın Dilinden
Kaybolmuş Akşam Alacaları
Göç Sonrası
Asmalı Köyün Öğretmeni
Sevgiyi Öğreten Kuşlar


BİREYSEL KONULAR

“Güneşin Son Saatleri” Hikâyesi, kahramanlın yaşlanma karşısındaki çaresizliğini dile getiri. Elinden bir kuş gibi uçup giden kahraman yazlık sitede insanları gözlemler. Site, kendisi gibi orta ve yaşlı insanların oturduğu sesiz ve sakin bir yerdir. Burada insanlar kendi arasında siyasetten, spordan ve günlük popüler olaylardan bahsederler.
Burada yaşayan insanlar o gençlikteki hızlı döneme karşı huzurlu ve yalnız bir hayatı yaşarlar. Kahraman da ne olursa olsun insanın hayata tutunması gerektiği düşüncesine varır.
“Tavus Kuşunun Dönüşü” Hikâyesi dar bir odaya sıkışıp kalan Zübeyde’nin hikâyesidir. Zübeyde yaşlı ve kördür. Sürekli, ölen çocuğunun yasını tutar. Kahraman eski günlerdeki köy ve kır yaşantısını düşünmektedir. Bu vesileyle annesinden kalan baba ocağında hayatının son dönemlerini yaşamak ister. Hikâyede kahraman psikolojisi derinlemesine ve detaylı bir şekilde verilmiştir. Elin eline bakmak, sığıntı olmak ve bu şekilde hayatı yaşamak dar ve karalı bir odada insan psikolojisini ne yönde ve nasıl etkilediği verilir. Özgürlüğüne kavuşan kahraman doğayı gezerek doyasıya yaşar bu durum onun hem fiziki yapısına hem de psikolojik yapısına olumlu tepkide bulunur.
“Kuş Günlüğü” Hikâye bir muhabbet kuşunun dilinden anlatılır. Satılmayı bekleyen kuş tıpkı yetimhanede bir çocuğa anne-baba olmaya gelenleri bekleyen bir çocuk gibidir. Kuşun kendisi seçilince bir kafese konur. Kafeste eşi olacağı kuşla uyum süreci yaşarlar ve psikolojik savaş verirler.
Uyum sürecini atlatan kuş bu kezse özgürlük özlemi çeker. Çünkü onların tabiatında havada özgürce uçmak vardır. Fakat annesinin nasihatini dinler ve bu duylarını dizginler. Fakat yavrulama sürecinde eşi erkek kuş gön geçtikçe zayıflar ve ölür. Bu durum dişi muhabbet kuşunun üzerinde kötü bir etki bırakır ama yine de hayata tutunması gerekir.
“Kütahyalı Kız” Hikâyesi kahramanın daha önceden yaptığı hatanın pişmanlığını duymasını bunun neticesinde birçok şeyini kaybetmesini anlatır. Yapılan bir hatanın telafisi yoktur. Çünkü bu süre zarfında elden birçok şey uçup gitmiştir.
Kahraman yaptığı hatanın üzüntüsünü yaşarken hayatında bir şeyleri oturtmaya çalışır. Hikâyede olayların geçtiği mekânların kültürel, folklorik ve mimari özellikleri de verilmiştir. Hayat tarzı, giyim-kuşam, düşünce ve anlayışlar kahramanın gözüyle analiz edilir.

SOSYAL KONULAR

“Rozalya Ana” Hikâyesi sürgüne yollanmış bir topluluğu anlatır. Sürgün yıllarında hem toplu katliamlar hem de doğal yollarla insanlar öldürülmüştür. İnsanların gönlünde memleket özlemi yatar. Hikâyede kadınlara büyük işler düşer. Onlar hem çalışırlar hem de gelecek bir saldırıya karşı tedbirli olmaya çalışırlar. Açlık, sıkıntı, gurbet acıları, yaşamın zorluğu ve bu zorluğa karşı dirayetle ayakta durma anlatılır. Bu olaylar sonucunda kadınların psikolojileri bozulmuştur fakat onlar o hastalıklı ruh halleriyle dahi ufak, minicik şeylerle mutlu olmayı bilirler.
“Bir Ağacın Dilinden” Hikâyenin kahramanı ağaçtır. Olaylar onun gözlem gücüne dayanır. Ağacın şahit olduğu kuşaklar, devirler sos yo psikolojik ve kültürel yapılar içinde gözlemlenir.
Ağaç birçok kuşağın yaşamına tanıklık yapmıştır. Bu kuşaklar arasındaki çatışmayı görmüştür. Ayrıca değişen ve sanattan, incelikten anlamayan anlayışları ince bir dille yermiştir. Ağacın dilinden toplumun psikolojileri değişen değerleri ince alaylı ve biraz da buruk bir dille ifade edilir. İnsanların acımasızlığı kendi değerlerini yok saymaları ve bu değerleri kendi eliyle yok edip açıkta çaresiz kalmaları düşünülen bunalımlar vurgulanır.
“Kaybolmuş Akşam Alacaları” Hikâyede savaşa gidenlerin geride bıraktıkları ailelerin durumu ve psikolojik yapıları tahlil edilir. Savaşın acımasızlığı cephe gerisinde daha çetindir. Çünkü cephe gerisinde kalanlar hem açlıkla yoklukla hasret acısıyla savaşırken hem de namus ve var olma savaşını verirler. Geride kalan anneler, gelinler, kızlar hem namuslarını korumak zorunda hem de dimdik ayakta durmak zorundadır. Bu kahramanlar üzerindeki savaşın derin ve yıkıcı izleri psikolojilerine yansır. Görmüş geçirmiş dirayetli anneler onlara cephe gerisinde yardımcı olur.
“Göç Sonrası” Hikâyede göçün getirdiği şehirdeki yalnızlık ve topraktan kopan insanların haline tercüman olunur. Kahraman göç sonrası köyün dramatik ve yalnız, korkunç haline şahit olur. Köyde neden, nasıl ve niçin göç olduğunu köyde kalan tek insandan öğrenir. Köyden kopan insanlar şehir kültürüyle çatışmalarını, uyum ve ayak uydurma süreçleri verilir. Göçlerin ekonomik ve sosyal nedenler neticesinde oluştuğu vurgulanır. İnsanlar şehre daha iyi bir yaşam için de göç etmek zorunda kalırlar. Bununla birlikte şehre tutunma sürecinde benliklerini kaybedenler, kötü yola sapanlar bazı kahramanlar üzerinden mesajlar verilir.
“Asmalı Köyün Öğretmeni” Hikâyede köy yerindeki öğretimin ve eğitimin zorlukları vurgulanır. İmkânsızlıklar yüzünden çocukların okuyamamaları dile getirilir. Köyde kitap ve diğer araç ve gereçler çok sınırlı sayıda bulunur. Bunun tam tersi öğretmenin azmi öğrencilerin okuma azameti okurları şaşırtır.
Öğretmen bütün olumsuzluklara rağmen yayım evlerine, yazarlara ve kütüphanelere mektup yazar, kitap göndermelerini ister fakat insanlar duyarsızdır. Bir tane mektup hariç diğerlerinin cevabı bile gelmez. Köyde aileler yokluk içinde ve bilinçsizdir. Ama çocuklar okumaya açtır. Sınırlı sayıda gelen kitapları ve kurulan küçücük kitaplığı dahi siyasetçiler siyası getirim olarak kullanır ve bunu propaganda malzemesi yaparlar.
“Sevgiyi Öğreten Kuşlar” Hikâyesi, kuşlarla iletişim kuran ve insanlardan kaçan kahramanı anlatır. Anlatıcı kahraman insanın kendine ve doğada her şeye zarar verdiğini görür ve insanlardan uzaklaşır. Bunun neticesinde kendini kuşlara adar.
Kahraman Osmanlı devrinin, o son dönemin damıtılmış ve son numunesi olan ince kültürünü görmüştür. Buna mukabil kendi devrinde insanların ne kadar kabaca yaşadığını görür. Maddiyatın her şey olduğu bir dönemde o kuşlara sığınır. Onu yine dertlerinden kuşları kurtarır. Ekonomik sıkıntısı neticesinde kuşunu satar ve insanların acımasızlığını görür. Ayrıca dağılmış aile ve yalnızlığı hikâyede vurgulanır.


C)HİKÂYELERDE KULLANILAN TEKNİKLER

Sevinç Çokum hikâyelerde birçok tekniği kullanmıştır. Anlattığı konulara paralel olarak onda teknik zenginliği de başvurmuştur. Bunun neticesinde sıkmayan ve okuyucuyu meraka sokan, cezbeden bir dile ulaşır. Bununla beraber her tekniğin örneklerine başvurmuştur.
Hikâyelerin genelinde anlatma tekniği kullanılmıştır. “Rozalya Ana” hikâyesinde anlatma tekniği şu şekildedir.
“Taş taşıyan, duvar ören adamlar, arada Rozalya’yla ayaküstü sohbete gelen kadınlar her biri avuçlarıyla birkaç tadımlık sıcaklık alıp giderlerdi. Rozalya oralarda dolanan kaba çizmeli, yün başlıklı adamlara bakar da yaşasa benimki de dolacaktı buralarda derdi.” (s.12)
“Kaybolmuş Akşam Alacaları” tasvir çok mükemmeldir.
“Ninemin sırtında yine el tezgâhında dokunmuş keten iç gömleği, onun üstünde içi pamuk, çiçekli basmadan el yapımı hırkası, fakir, derviş hırkası vardı. Dar omuzları, geniş, karanfilli yazmasıyla örtülüydü.” (s.66)
“Kütahyalı Kız” hikâyesinde geriye dönüş tekniği geçmişte yapılan hatanın hatırlanmasıyla yapılır.
“Bazen keşke bu yanlışlığı yapmasaydım diyorum. – Hangi yanlışlığı? Evlenme mi, yoksa İstanbul’ da yaşama yanlışlığını mı?” (s.143)
Kütahyalı Kız hikâyesinde montaj tekniğine rastlanır.

“Hazreti Sultan Ergun Veli
Bezm-i vasl-ı asla etti hoş hıram
Mürşid-i ihya iken idüp şitab
Oldu emvâta dahi pîr-i hüman”

Kütahyalı Kız ve Göç Sonrası hikâyelerinde diyaloglar yoğun bir şekilde kullanılmıştır.
Tavus Kuşunun Dönüşü hikâyesinde diyaloglar soru cevap şeklinde kendini gösterir.
“—Efendi hasta mı?
—Evet.
—Nerde şimdi?
—Hastaneye kaldırmışlar”
Kuş günlüğü hikâyesinde iç monologa yer verilmiştir.
“Sürekli birbirimizi kolluyorduk. Sonra durulduk, uslandık. O başka tünekte ben başka tünekte gerindik bol bol. Gagamızı açıp esnedik. Vahşileşip kabardık, o burca saldırdık yem kaplarına.” (s.123)
Hikâyelerde kahramanların duygu, düşünce ve psikolojileri de tahlil edilmiştir.
“Aklıma Kütahyalı kız düştü. Kendi yüzünde onun yüzünün şekillendiğini ve böylece sırrının açığa çıkacağını düşünerek, o hayali çarçabuk kovdu.” (s.143)

D)HİKÂYELERDE DİL VE ÜSLUP

Sevinç Çokum hikâyelerinde birçok tekniği kullandığı için geniş bir anlatım yelpazesine sahiptir. Hikâyelerde iç içe girmiş anlatım teknikleri kullanılmıştır. “Rozalya Ana” adlı hikâye kitabında genellikle hâkim anlatım tarzı tahkiyelidir. Geçmişte yaşanan anılar, olaylar geri dönüş tekniğiyle hale aktarılır.
Hikâyelerde iç içe giren tekniklerin yanı sıra bu tekniklere uygun anlatım tarzları kullanılmıştır. Hikâyelerde dile getirilen olay ve durumlar onu en iyi anlatacak teknikler kullanılarak okuyucuya sunulmuştur. Hikâyelerde diyaloglar, monologlar birlikte psikolojik tahlillere ve tasvirlere çok sık başvurulmuştur.
Yazar hikâyelerde anlattığı hikâyelerde kültür özelliklerini de tanıtmış. Bu kültürler arasındaki farklılığı ve zenginlikleri gözler önüne sermiştir. Aynı bölgede yaşayan insanların farklı düşünüşlerini, hayatı farklı algılayışlarını samimi içten bir dille vermiştir. “Kütahyalı Kız” hikâyesinde hem sosyal mesaj verilmiş farklı düşünceler arasındaki çatışma vurgulanmıştır.
“Şehrin bir kıyı mahallesinden gözü yüksekte olmaz düşüncesiyle aldığı bu kızın modaları benimsemeye yatkın oluşu, onu nasıl da şaşırtmıştı. Kızın hazır paketlenmiş, televizyon reklâm ve filmleriyle yoğrulmuş dünyası daha ilk günden karşısına dikilmişti.” (s.145)
Sevinç Çokum hikâyelerde sade ve arı bir dil kullanmıştır. Yöresel bazı deyim ve atasözlerini yeri geldiğinde kullanarak anlatıma renk katmıştır. Dilin sade ve yalın oluşu kahramanların okuyucunun ona daha sıcak bakmasını sağlamıştır. Zira kahramanlar sos yo-kültürel bağlamları çerçevesinde dilleriyle, doğallıklarıyla daha inandırıcı ve okuyucuyu cezp edicidir.
Çokum uzun cümlelerin yanında kısa cümlelere de başvurmuştur. Yeri geldiğince diyaloglarla bu yalınlık göze çarpar. Yazar kahramanların psikolojilerini tahlil ederken yine ağır bir dil kullanmadan kaçınmış ve hâkim bir görüntü sergilemiştir.

 

                                               SONUÇ

Türk hikâyesi ve hikâyeciliği kendi köklerinden ve batılı tekniklerden gelişir. İlk hikâyelerimizden günümüz hikâyeleri arasında büyük gelişme olmuştur. Tıpkı bir insan gibi hikâyeciliğimiz gün geçtikçe olgunlaşmış, orijinal eserler ortaya konulmuş ve usta hikâyecilerimiz olgun eserler vermiştir. Türk hikayesi her geçen gün gelişmektedir. Bu gelişimle beraber kendi değerlerimizden beslenerek bize hoş ve batılı tarzda ürünler ortaya konmuştur. Bu bağlamda Sevinç Çokum olgun eserler vermiştir. Türk hikâyeciliğinin örnek başarılı ustasıdır.
Rozalya Ana hikâye adlı hikâye kitabında dikkati çeken önemli özellik bizi anlatmasıdır. Yazar, Türk insanını ustaca anlatmış onların duygu dünyasını kendine has anlatımlarla vermiştir. Konular çeşitlidir. Konuları seçerken anlatıcı zorluk çekmemiştir. Hikâyenin muhtevasına kahramanlar yabancı değildir. Hikâyelerde konular, mekânlarla kahramanlar tam bir uyum içindedir.
Yazar konu konusunda son dere başarılıdır. Konu bulmada zorlanmamış ve konularla kahramanlar ayrık durmamış, tam bir uyuma girmiştir. Hikâyelerde dirayetli, inançlı anneler, idealist öğretmen, sadece Rozalya Ana hikâyesi dışında mekân Anadolu’dur. Anadolu’nun eşsiz ve benzersiz dokusu gelinlik bir kız gibi sunulmuştur.
Hikâyelerde zaman genellikle kronolojiktir. Psikolojik zaman dilimlere de rastlanır. Kahraman haldeyken bir anda geçmişi hatırlar ve sanki geçmişte yaşar. Geçmişe hem ruhuyla gider hem bedeniyle gider. Bu şekilde olaylar ve hikâye de yer alan konular, düğümler çözümlenmiş olur.
Sevinç Çokum’un hikâyelerinde dikkatten kaçmayan en önemli özellik cefakâr anneler ve kültürlü dirayetli annelerdir. Annelerin olaylara karşı aldıkları tavır, çevrelerine örnek olmaları ve onları ustaca yönlendirmeleri ustaca verilmiştir.
Hikâyelerde olaylardan çok durumlara ve bu durumlara bağlı olarak insan psikolojisi ve toplumsal değerlere, anlayışlara yer verilir. Mekân aracıyla kahramanların yaşayışları arasında bağlantı kurulur. Bu bağlamda insan psikolojisine etki eden unsurlar zaman-mekân vasıtasıyla verilmeye çalışılır. Ayrıca mekân-insan, zaman-insan arasındaki ilişki gözler önüne serilir.

 

 


                                                                                                                                                                                                      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Telif Hakkı © 2012 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla! GNU/GPL lisansı altında özgür bir yazılımdır.